Acz ve taciz
Radikal · 15 Eylül 2000
Onu, Cihangir'in en son 'gerçek' yorgancısını keşfettiğim gün gördüm ilk kez. Yorgancılar iki erkek kardeş, o ise zamanından önce ağarmış bukleli saçlarıyla genç bir kadındı. Yaşlı yorgancıların işi, elbette yorgan dikmekti. O, yani Vildan'ın işi ise mahalle kedilerini beslemek. Caddenin üstünde, karşılıklı dükkân açmışlardı. Daha doğrusu, yorgancıların dükkânı vardı da, Vildan yıkılmayı bekleyen bir güzelim eski İstanbul apartmanını mesken tutmuştu. Tam olarak, Akarsu Caddesi'nin üstündeki 27 numarayı. Allı morlu satenlere tavus kuşları, hayat ağaçları işleyen yorgancıların son 'eli' oynadıklarını biliyordum meslekte. Son yıllarda insanlar, bir zamanlar antika ceviz masayı formika kopyasıyla takas ettikleri gibi, sentetik, sağlıksız ve kişiliksiz sanayi yorganlarını, her biri özel, el işi, göz nuru ve sağlıklı pamuk yorganlara tercih ediyorlardı. Vildan'ın geleceği de parlak değildi, belli. Terk edilmiş apartmanın numarası yan yatmıştı, böylesine pahalı bir mekânın uzun süre 'rant' getirmeden bırakılmayacağı açıktı. Oysa Vildan'ın 'kedi analığı' görevi, benim için yorgancıların pamuk yorganları gibi bir gelenek, korunup kollanması gereken bir insanlık işleviydi. Ama sonları gelmişti, belliydi.
Yorgancılar, en son yorganı benim için diktiler. Yavruağzı satenin üstüne 'özlemi', en zor motifleri işlediler. Ve kapandı dükkân.
Vildan, kedileri kucağında eli böğründe, apartmanın yıkılacağı günü bekliyor.
Yeşil gözlü, pembe beyaz, tertemiz bir kadın Vildan. İncecik, zarif bir güzellik, güzelliği. İstanbul Türkçesi konuşuyor, Anadolu'dan gelmemiş, belli. Hayır, meczup değil. O bir aciz. Değişen değerlere, paranın hükmüne, eşyanın eskimesine ayak uyduramamış, anlaşılan. Ve bir öksüzlüğe, kendi öksüzlüğüne belki, sahip çıkar gibi, başkalarının attığı eski eşyalara, başkalarının attığı kedilere adamış kendisini.
Tam on dokuz yıl, Akarsu Caddesi 27 numaralı apartmanın sahibi Mahmut Üstündağ 'beyfendi'ye bakmış Vildan. Mahmut Efendi, ölümünden altı ay önce Kızıltoprak'a taşındığında, kedilerini bırakıp gitmemiş tabii. Ama Mahmut Efendi'nin ayaklarını oğmak için, Cihangir'den Kızıltoprak'a seferler yaptırılmış Vildan'a. Derken, geçen yıl ölmüş Mahmut Efendi. Mahdumesi Hülya Say, ki Suadiye'de konuşlanırmış, Akarsu Caddesi'nde babasından kalan apartmanı müteahhide vermiş elbette ve tabii. Ve terk edilmiş apartmanın bir dairesinde bile değil, kapısının içinde oturan Vildan'a: "Çık!" demişler. Önce 'büyük bir cömertlikle' 250 milyon 'tazminat' önermişler. Artık onu da vermeyecekler. Bir haftadan bu yana, yalnızca: "Çık, git!" diyorlar.
Çıkıp gitmiyor Vildan. Yarın ya da öbür gün, greyderler gelecek ve Vildan'ı ve bekçilik yaptığı eskilerini, tertemiz tuttuğu kedi kaplarını ve kedilerini, bir kepçede söküp atacaklar 27 numaralı apartmanın giriş kapısının içinden. Vildan, gitmeye razı aslında. Ama neyle ve nereye? Yapabildiği tek şey, inkisar etmek. Haram ediyor hakkını Vildan, Mahmut Üstündağ, mahdumesi ve müteahhidine.
Ben olsaydım korkardım, Vildan'ın ve kedilerinin ahından. Yarım yüzyıla yaklaşan ömrümde, kuşak be kuşak ödenmeyen bedel, çıkmayan ah görmedim. Kimi kez, suçsuz çocukları bile izler ana babaların günahı. Ama böyle şeylere inanan vicdanlar kalmadı, ülkemizde. Yazık. Çünkü neyin gadrine uğradıklarını bile bilmeden ödüyorlar, ödeyecekler.
Bu bir 'acz' öyküsü. Yasalar önünde aciz ve haksız Vildan. Vicdan'dan başka yargıcı yok, uğradığı haksızlığın. Tacizin var. Tacizin arkası yarına.