Sonbahar dansı
Radikal · 17 Eylül 2000
Kelle tarlasının son sınırı, ense kökünde bitmekte direnen bir tutam saçı uzatıp, özenle alnına doğru tarayan şantör, çoktan yerini almıştı. Yaşlı göbeğini taşıyamayacak kadar yorgun bacaklarıyla tünediği taburede pek afili oturuyor, elindeki mikrofona bıçkın bir profesyonellikle tıs, tıs yapıyordu. Beklenen parkinsonlu piyanist, sonunda geldi. İyi ki elektronik org icat olmuştu da, o dokunmasa bile çalmaya devam ediyordu Bossanova. Çünkü yaşlı delikanlılar ve kızlar, artık müzik olmasa bile piste fırlayacak gibiydiler. Müşterilerin üçte ikisi tepeden tırnağa dişi, kalanları erkek mi erkektiler. Seksenlik hanımlar yalnızdı. Maalesef kocaları kendileri kadar yaşayamamıştı. Oysa tek bir yalnız erkek yoktu ortalıkta. Yaşları yetmiş, işleri henüz bitmemişti, ama hanımlar da iyi dayanıyordu, belli. Tüm ortak ömürleri boyunca kapılardan önde geçen, yol verilen hanımlar; son eşikte artçı kalmaya kararlıydılar.
Nice kentinin 'Promenade des Anglais' diye anılan sahil şeridinde gezerken keşfettim 'Mississipi' danslı çay salonunu. Gördüğüm manzara karşısında dayanamadım, daldım içeri. Müşterilerin en genci, ama en genci altmışı çoktan devirmişti ve yaş yelpazesi doksana doğru açılıyordu. Kadınlar rengârenk tüller, organzalar giyinmişti. Pabuçlar lame ve şeffaf topuklu seçilmiş, otuz yıl öncesinin topuzları inci tokalarla tutturulmuş, bilumum bilezikler ve küpeler takılmıştı. Erkekler ise Akdeniz kıyılarının raconuna uygun dar pantolonlar, yaka düğmeleri kırçıl göğüslere doğru çözülü gömlekler içindeydiler. Unlarını elemişlerdi, ama eleklerini hâlâ kullanıyorlardı, belli. İçerisi, tıklım tıklım doluydu. Yer bakınırken, ömrümde gördüğüm en sevimli ihtiyar, maviş gözlü bir hanım, "Gel, gel karşıma otur!" dedi. Müşterilerin yaşına asorti iki kişilik orkestra, 'Ramonaaa' ve 'O Çiçorrrniyaaa'dan sonra birdenbire 'Ça Ça'lara, 'Fokstrot' ve 'Çarliston'lara geçti. Yolda görseniz, kolundan tutup karşıdan karşıya geçirmeye kalkacağınız titrek ihtiyarlar, Tanrım! Ne figürler kıvırıyorlar, kan ter içinde, durmak bilmiyorlardı. Derken elektronik org, bir vals tınısı verdi ve şantörün yorgun sesinde, Serge Gainsbourg'un sözleri dillendi: "Hoşlanmıyor değildiniz / Javanez dans ederken / Bir şarkı süresince / Seviyorduk birbirimizi..."
Erkekler, erkek gibi tutuyordu kadın bellerini. Ve kadınları, gerçek dişilerin sezgileriyle uyduruyorlardı adımlarını, onların adımlarına. Derken ne olduysa oldu, uzun boylu, ak saçlı bir kabadayı, arkasında kalan birine yumruk sallayarak, doksan kiloluk eşi tarafından itile kakıla çıkartıldı salondan. Karşımdaki ihtiyarcık, yanındakine: "Kıskandı, kıskandı" dedi, "Karısını başka birisi dansa kaldırdı herhalde." Beriki, "Hayat çok garip doğrusu," diye içini çekti. "Bunca yalnız kadınız, erkekleri paylaşmak zorunluluğu var; oysa bu salaklar, hâlâ daha kendi karılarını kıskanıyorlar!" Lafa karışan üçüncüsü: "Kızlar yukarı çıkalım mı?" diye sordu. Anlaşılan üst katta bir dans pisti daha vardı. 'Cık!' etti benim maviş ihtiyar: "Orada gençleri istiyorlar!" İsteyenlerden kasıt yaşlı erkekler, istenen gençler de 'körpe' kızlardı.
Kendilerini dansa kaldıracak erkeği bekleyen üç sevimli ihtiyarı bırakıp çıktığımda; kendi kendime, hep dans etmeyen erkekler bulup sevdiğim için kızıyordum. Ahdım olsun, yaşlanınca ben de Nice'e gelip doya doya dans edeceğim!