"Yar bana bir taciz..."
Radikal · 18 Eylül 2000
Toplumsal dil, aslında rahatsız etmek, tedirgin etmek demek olan 'taciz' sözcüğüne son yıllarda 'cinsel tecavüz niyeti' içeren bir eylem anlamı yükledi. Artık 'taciz' denildiği zaman akla hemen ve yalnızca 'sonuçsuz kalmış tecavüz girişimi' geliyor. Hal böyle olunca, tacizcinin muradına erdiği durumlara da tecavüz demek gerekiyor. 'Tecavüz' sözcüğü ise, başlıbaşına bir dil garipliği. Çünkü hakkı olmayan kişi ya da eşyaya saldırmak, zorbalık anlamına gelmesine karşın... tecavüzün Arapça kökeni 'cevaz', açıkça izin verilmese bile tersine hüküm bulunmayan, uygun eylem anlamını içeriyor.
Belki benim hayalim biraz fazla geniş ama, düşünmeden edemiyorum, acaba diyorum, Arapçanın karıştığı bazı dillerde tecavüz ya da niyetinin bunca yaygın oluşu, sakın tecavüzün kendi içinde cevaz taşıdığı, yani caiz olduğu kargaşasından kaynaklanmasın?
Tacizden tecavüze yol gidiyor. Gerçek bir taciz öyküsü biliyorum ki, bu yolun başında önlenmiş ama, taciz ve tecavüzün iç içeliğini göstermek açısından benim belleğimde dört yıldızlı bir kanıt ve Türk basın tarihinin de belki en trajikomik taciz vak'asını oluşturuyor.
1980'li yılların başında, 18 yaşlarında esmer güzeli, boylu boslu, 'Avrupai terbiye' almış, dil bilen bir hanım kızımız, Türkiye'nin üç büyük gazetesinden birinde acemi muhabirlik yapmaktadır. Yapmaktadır, çünkü gazetenin o yıllardaki genel yayın yönetmeni ya amcası ya dayısı, yani yakın akrabasıdır. Gazete çalışanlarının erkek çoğunluğu, genç kızı bittabii ve zaman yitirmeksizin 'Avrupai terbiye sonucu erkeklerle fazla haşır neşir olmak'la mimler. Mimlemekle kalmaz, cinsel performansına değgin menkıbeler üretir, iftiralar atarlar. Arkasından anlatılanlardan habersiz genç muhabir, gazetedeki bazı erkeklerin en büyük eğlencesi haline gelmiştir. Her sabah, gazetenin yazıişlerinde bir gece önce kızı kimin 'götürdüğü', nasıl götürdüğü anlatılmaktadır. Gerçek olması koşul değildir, gazetenin kıroları, cinsel fantezilerini yaşamaktadırlar kızın sırtından. Aralarında, teknik serviste çalışan saf, çekingen ve utangaç bir Anadolu çocuğu vardır, tüm anlatılanlara inanmakta, hayran hayran dinlemektedir arkadaşlarının çapkınlığını. Ona da gaz verirler, "Yahu, herkese veriyor, çok kolay, niye sen..." derler ikide bir. Kadınlara yaklaşmasını pek bilmeyen 'teknik' gazeteci genç, giderek inanır gençkızın bu işe gerçekten düşkün olduğuna ve kendisini DE reddetmeyeceğine.
Bir gün, muhabir genç kız o yıllarda karanlık oda diye anılan fotoğraf odasına bir film götürür. Saf Anadolu delikanlısı, kızı izler, karanlıktan yararlanarak arkasından yaklaşır, kollarıyla sarar ve öpmeye kalkar. Tabii kız çığlık çığlığa iter, kızar, köpürür, bütün gazete anında 'olayla' çalkalanır. Nasıl çalkalanmasın ki, kız REDDETMİŞTİR bir, genel yayın yönetmeninin AKRABASIDIR iki. Ertesi sabahki yazıişleri toplantısı ölüm sessizliği içinde beklenmektedir. Reddedilen saf Anadolu çocuğu, masasına büzülmüş, kafasını infaz baltası önünde eğen kurban gibi titremektedir. Kendisi başta, kimsenin kuşkusu yoktur: Genel yayın yönetmeni içeri girecek ve delikanlıyı işten atmakla kalmayıp, herhalde bir güzel fırçalayacaktır. Zaten herkes, çocuğun kovulması bir yana, günlerce anlatılacak bu tarihi fırçayı merak etmektedir.
Beklenen an, gelir çatar. Genel yayın yönetmeni kapıda görünür, Yazıişleri toplantı salonuna doğru ilerlerken yolunu hafifçe değiştirir, çapkınlık kurbanının yerin dibine geçmek üzere eğildiği masanın önünde durur, elini 'mahkûmun' çenesine doğru uzatıp hafifçe okşar ve: "Seni gidi zampara seni..." diye gülerek yoluna devam eder. Kıssadan hisse: Deli deliden, imam ölüden, tacizci de tacizciden hoşlanır ve takdir eder.
Tecavüzle sonuçlanmayan bu taciz öyküsünün mağduru genç kızımız, halen gazeteci. Geyik muhabbeti kurbanı delikanlı da öyle. Genel yayın yönetmeni ise, Tanrı'nın rahmetine kavuştu.