Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Kabuk devlet (2)

Radikal · 22 Eylül 2000

Türkiye halkı için 'devlet', yıllarca ve hatta yüzyıllarca ağırlığı tartılarak söylenen, dolu dolu bir sözcüktü. Tartılırdı, çünkü ağırlığı altında ezerdi 'devlet'. Beş bin yıllık bir geleneğin yükünü taşıyordu sırtında, elbette ki okkalıydı. Ve bu geleneğin içinde doğup ölen insanlar, kendilerini aile içinde pederşahi otoritesiyle ezen, itaatle yükümlü oldukları babalarına benzettikleri kuruma, 'Devlet Baba' dediler. Otoritesine sığındıkları zaman ise, kendilerine evde arka çıkan anneleri gibi, 'Devlet Ana'. Devlet sözcüğünü, kimse sevmiyordu. Ama sayıyordu. Sayıyordu, çünkü korkuyor, çekiniyordu. Türk milleti, binlerce yıldır yalnız korkup çekindiğine saygı duyardı çünkü. Yüzyıllarca kimse, devletin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini sorgulamadı, sorgulamak aklına gelmedi, geldiği zaman da yok edildi. Cumhuriyet rejimi ve demokratik devlet bile, zorla, tepeden inme kuruldu Türkiye'de. Başka türlüsü zaten olamazdı. Bu toprakların insanları, biri çıkıp "Hayda bre..." demeden, geniş yığınları koyun sürüsü gibi gütmeden hiçbir yere varamazlardı kendiliklerinden. Çünkü birey değil, tebaa olmaya alışıktılar. Düşünmeye değil, itaate. Emre, komutaya, hota, zota.

Ancak cumhuriyet rejimi ve demokratik sistem, bireyin yurttaşlık bilinci üzerine kurulan yönetim biçimleriydi. Tebaa üzerine kurulunca ve 19. yüzyılın sonundan kalan 'devletçi' birkaç idealist ölünce, kimsenin sahip çıkmadığı devlet de ortada ve kendisini yemlik olarak kullanan eğitimsiz ve deneyimsiz alaylı kurnazların; düpedüz hırsız ya da rüşvetçi, oportünist ve popülist politikacıların eline kaldı. Her anlamda içi boşaltıldı. Bugün gelinen noktada Türkiye devleti, boş bir kabuktan ibaret olup, kabuğunun sertliği içini boşaltanların çıkarını korumak için kullanılan bir bekçilik nöbetidir. Bu kanıya, Sabah gazetesinde Nuriye Akman'ın Prof. Osman Altuğ ile yaptığı röportajı okurken vardım:

Türkiye'nin 65 milyon nüfusu var. Bu nüfusun tepesindeki 12 milyon kişi, milli gelirin yüzde 57'sini alıyor. En altındaki 12 milyon kişi, yüzde 5'ini. Arada kalan 41 milyon ise, yüzde 38'ini paylaşıyor. Dünyanın hiçbir 'böyük' devletinde böyle bir sosyal dengesizlik yok.

Türkiye'de sözüm ona devlet için toplanan vergilerin en geniş dilimini ücretliler veriyor. Oysa bankalarda, her biri 25 milyar TL'nin üstünde vadeli mevduat sahibi 25 bin 220 kişiden vergi alınmıyor. Ama yüksek faiz veriliyor! İşte devletin içini boşaltanlar, politikacıları 'besleyerek' istedikleri yasaları çıkartıp, istemediklerini iptal ettirebilen kabukçular, bunlar!

Dünyanın hiçbir 'böyük' devletinde böyle bir kepazelik yok. Olana da 'böyük' denmez. Ama 'höyük' denebilir. Bu anlamda Türkiye'nin, Anadolu toprakları üzerinde bin yıldır birbirinin üstüne yıkıla yıkıla katmanlar oluşturan devletçilik viranesine, çok yakışan bir tanımdır 'höyük'.

Ben devletçi değilim. Herkes gibi korkarım devletten. Ama korktuğum öğeyi saymak ve sevmek gibi bir mazoşizm hastası da değilim. Devletin devasa, hantal ve toplumu ezici bir güç gibi var olması hiç işime gelmez! Tam tersine, Türkiye'de özel girişim alanının genişletilmesini, liberal ekonomiyi savunuyorum. Fakat, örneğin

25 milyarın üstünde vadeli mevduatların vergilendirilmesinin, demokratik bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Çünkü devleti size, bana, topluma hizmet etmesi gereken bir yatırımcı, yansız bir denetim kurumu olarak 'güçlü' istiyorum. Oysa devlet, vergi vermeyenlerin sopalı gücü gibi işliyor. Bırakın kaymağını yedirip zırnık süt alamadıklarını vergi mükellefi kılmayı, sizden, benden aldığı vergileri de dolaylı yoldan onlara peşkeş çekiyor. Rant veriyor, faiz veriyor, veriyor Allah veriyor. Ya bize ne veriyor? Doğru dürüst okul mu, hastane mi yapıyor? Öğretmenime, doktoruma, yargıcıma, maliyecime, polisime, memuruma, 'utanılmayacak' bir maaş bağlayabiliyor mu? Hayır. Ama daha da kötüsü var. Devamı yarına.