Havale ve nihale
Radikal · 27 Eylül 2000
İnsan iki kez ölür, derler. Son solukta ve adı son kez anıldığında. Gerçek ölüm, unutulmaktır. Öyküleri anlatılan ve bellekte yaşatılanlar, aramızda sayılırlar! Çağımızda; daha doğrusu Türkiye'ye özgü toplumsal belleksizlik çağında, kendisinden öncekilerin öykülerini anlatan pek az insan kaldı. Çünkü dinleyen azaldı. Herkes kendi konuşup kendi dinliyor. Sonuç olarak, kimse kendi dışında pek bir şey bilmiyor ve birer kez ölüyorlar, bitiyor...
Bitmeyenleri ise, bir avuç anlatıcı yaşatıyor. Bu yaz, Mehmet Akan'la tanıştım ve çok sevdim. Tiyatro yazarı ve oyuncu Mehmet Akan, meğer sanatçılığı kadar başarılı, ağzından bal akan bir anlatıcıymış. Bedia Muvahhit öykülerine düşkünlüğümü öğrenince, bir dizi nefis Bedia anısıyla zenginleştirdi dağarcığımı. Hepsini yavaş yavaş sizinle paylaşacağım ama, bugünkünün önemi başka:
Türk tiyatro tarihinin hem yetenek, hem de dostluklarıyla ünlü iki ismi Bedia Muvahhit ve Vasfi Rıza Zobu, bir gün otomobille (o zamanlar otomobil denirmiş) bir yere gitmektedirler. Yolda, Vasfi Rıza: "Çişim geldi," diye arabayı durdurur ve arkasına sığınacağı bir ağaç peşine düşer. Bedia Hanım arka koltukta, şoför önde, beklerler, beklerler, epeyce bir zaman geçer. Sonunda Vasfi Rıza geri gelir, oflaya puflaya oturur Bedia'nın yanına. Bedia bir bakar: "Pantolonunu ıslatmışsın ayol!" der.
Vasfi Rıza Zobu, biraz sıkılarak: "Rüzgâr çıktı, Bedia..." diye izaha kalkışınca, Bedia Hanım o kendine özgü göz süzmesiyle yapıştırır: "Sen bulana kadar iklimler değişiyor tabii.."
Türkiye'de kimileri kafasının, kimileri yumruğunun içinde aradığını; millet doğru politikacıyı, politikacılar doğru politikayı bulana kadar iklimler değişiyor, rüzgârlar esiyor ve pantolonlar sürekli ıslanıyor, sevgili okurlar. Son ıslaklık Washington'da durdurulan arabamızda, Ermeni soykırımcılarından yana esmeye başlayan Amerikan yelleriyle yaşandı. Yıllardan beri tarihçilere havale edip, ancak havalenin alındı makbuzunu beklemeden 'sözde' ilan ettiğimiz soykırım iddiası; sözden çıkıp oldu mu size 'yazılı'?
Bu satırların naçiz yazarı, yakın geçmişte konu hakkında epeyce ciddi makaleler yazdı. Ermenistan'da Levon Ter Petrosyan adında bir adam, geçmişe sünger çekmek ister ve Türkiye'ye el uzatırken, kimsenin sıkmadığını ve bugünkü mel'un Ermenistan iktidarının, Petrosyan'ı büyük ölçüde, Türkiye'ye karşı izlediği ve karşılık bulamadığı ılımlı politika yüzünden alaşağı ettiğini yazdı örneğin. Örneğin ASALA çökertildiğinde 'koyduk mu oturttuk' mantığının geçerli ve yeterli olmadığını, soruna tek köklü çözümün Ermenistan'la olabildiğince iyi (hatta el altından iyi) ilişkiler kurmaktan geçtiğini anlatmaya çalıştı. Zaten Türkiye'de kireçlenmeden musdarip olmayan herkes, yani politikacı, ırkçı ve şeriatçı olmayan tüm normal insanlar, aynı düşünüyorlardı. Tabii bu düşüncelerin hepsi, nafile kafilesine yazıldı.
Türkiye'nin rotasını Amerikan otomatiğine bağlayan kireçlenmiş eller, bugün acaba hangi çevik manevrayla tornistan edebilecekler? Ermeni soykırım iddiasını tarihçilere bırakmak gerekir, evet. Ancak olayın tarihe havalesi, bir tarih konferansı düzenlemekten, Türk tezinin yandaşlarıyla birlikte karşıtlarına da özgür çalışma ortamı sağlayacak bir organizasyondan geçiyordu. Yani tarihe havalenin, tarihsel nihalesini hazırlamaktan. Oysa bizimkiler, ülkeyi Allah'a havale ettikleri gibi, soykırım iddiasını da tarihe havale edip unuttular. Ve bugün ellerinde, sözde bir soykırımla, sözde bir tarihe havale var. Bir de pantolona yazılı ıslak.