Akıntıya kürek
Radikal · 29 Eylül 2000
Her uçağa binişimde, terli avuçlarım can havliyle koltuk kenarlarına yapışık, gözlerimi kapatır ve yüreğimin gümbürtüsünü bastırmaya çalışarak söz veririm kendi kendime: Emekli olduğum zaman asla yolculuk etmeyeceğim! Havadan, karadan ve denizden hiçbir yerlere gitmeyeceğim. Kimse beni yerimden kıpırdatamayacak. Ve gözlerimin önüne, yıllar geçtikçe daha çok özleyip özendiğim ciciannemin hayali gelir. Ona cicianne derdik, ama aslında annemin teyzesinin kızıydı. Doksan yılı aşan ömründe, herhalde evinden dışarı çıkmıştır, ama ben görmedim. Çocukluğumda, Kocamustafapaşa'da bahçesi gözüme sınırsız görünen bir konakta yaşardı. Gençliğimde, o konak ve bahçenin yerine kurulan kocaman ve biçimsiz apartmanda. Taşındığı minicik dairede bile, nereden bulursa bulur, güneş gören bir pencerenin önüne, içine bir Kudret Narı atılmış zeytinyağı kavanozu koyardı. Deneyimle bilirdik, yaraları ve yanıkları iyi etmede, onun Kudret Narı üstüne bir ilaç yoktu!
Ciciannemin gözleri güleç yeşildi. Seksenli yaşlarında bile siyah saçları ağarmadı. Daha doğrusu, dipleri. Çünkü cicianne, hep topuz yapar ve işlemeli bir yemeni takardı başına. Saçının ucunu ve beline kadar uzunluğunu, bir kez, yıkanırken gördüm yalnızca. Bir ara guatrı olduğunu fark ettik. Ama o, gözlerini süze süze güler, "Affetmişsiniz siz! Ona gerdan derler. Osmanlı kadını dediğin gerdanlı olur," derdi.
Tam bir keyif erbabıydı. Modern sağlık adına, hiçbir yaptırım uygulanamadı cicianneye. Sabahları uyanınca, nadiren kalkacağı köşesine kurulur, bir dizini altına alır ve ilk kahvesiyle ilk sigarasını tüttürürdü. Filtresiz Yenice içerdi. Hem de birini söndürüp, ötekisini yakmacasına. Ortalığı margarin modası kapladığında, ilk kez açlık grevi yaptı. Cicianneye, margarinle yapılmış pilav, açılmış börek, hatta sebze yedirmek mümkün olmadı. Kızı ve gelinleri oflaya puflaya teslim oldular ve mutfakta kuyruk (evet, kuyruk!) ve tereyağına dönüldü. Çiçek ve mısır yağı zaten zeytinyağını yerinden edememişlerdi. Kendisi, olağanüstü bir aşçıydı. Bazen yerinden kalkar ve ustalığını artık kırk yılda bir gösteren emekli sihirbaz gibi hünerini dökerdi hamur tahtasına. Onun 'puf' böreklerini, kimsecikler açamazdı. Mantısının yanına yaklaşılmazdı nefasette. Elinin değdiği her şey, en basit bir sebze bile düğün yemeğine dönüşürdü.
Seksen yaşlarındaydı, bir gün Kocamustafapaşa'dan Maçka'ya acı haber geldi: Cicianne ölüyordu. Koşa koşa gittik hepimiz. Ölüm nedenine gülelim mi, ağlayalım mı şaşırdık. Bir tanıdığı, bilmem ne yaylasından, ağız sütü denilen ve ineklerin yavrular yavrulamaz verdikleri sapsarı sütten yapılmış, bir kiloluk muhteşem bir kaymak getirmişti. Cicianne dayanamamış ve geceleyin kalkıp, o bir kilo kaymağı tek başına halletmiş, karaciğeri iflas etmişti. Saçının dibinden, ayağının tırnağına kadar sapsarı kesilmiş, bilinçsiz yatıyordu. Doktor biz gelmeden gelip gitmiş, "Allah'tan umut kesilmez, kendi haline bırakın!" demişti. Hastane, söz konusu değildi. Kızı, oğulları, gelinleri, hepsi uzun yıllardır tembihliydi. Evinde ölecekti, o kadar! Başında Kuran okundu, ağzına zemzem akıtıldı. Artık hazırdı. Ama ölmedi cicianne. Bir hafta sonra gözlerini açtı. Çorba istedi.
Ve on beş yıl daha yaşadı, o kara sarılıktan sonra.
Siz bu satırları okurken, kulunuz yine yollarda. Monaco'ya gidiyor uçakla. On iki yoldaşıyla birlikte, Monaco Başbakanı'nı sorgulayacaklar da, Monte Carlo'da aklanan kara para dümenini çözmeye çalışacaklar. Sanki öğrenirlerse, dünyanın düzeni değişecek! Ah cicianneciğim, ah... Senin gibi köşemde oturabilecek miyim bir gün, ben de, şu uçakta sarılık geçirmek yerine?