Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Rulet

Radikal · 2 Ekim 2000

Kahvaltı salonu cıvıl cıvıldı. Gümüş kaşıklar Limoges porselenlerini kahve ya da çay ayırt etmeksizin aynı tınıyla çınlatıyor, ama her müşteri kendi dilinde konuşuyordu: Almanlar emir verir, İtalyanlar şarkı söyler, Amerikalılar miyavlar, Fransızlar şiir okur gibi...

Duvar boyu camların dışında deniz; delinecek dağ, bina yapılacak toprak

kalmadığı için duvarlara tırmanıyordu. Ama kahvaltı salonu, yazdan bir köşe kapmıştı sanki, öyle sıcak ve sevimli. Garsonlar bile güler yüzlüydü. İyi tembihlenmişlerdi belli: Monte Carlo Grand Hotel'de sabahın sekizinde bile sırıtmak mecburiydi.

Yaşlı çift salona girdiğinde, kızlı erkekli hizmetkârlar ordusunda gerçek sevinç işaretleri belirdi. Biri koştu, adamın bastonunu aldı elinden. Ötekisi, madamın eline yapıştı, hafif bir reveranstan sonra yürümesine yardım etti.

"Hoşgeldiniz, daha dün sizlerden söz ediyorduk..."

"Bu yıl geciktiniz..."

"Merak ettik!"

Adam ve madamın ne söylediğini duyamıyordum. Mırıldanıyorlardı, konuşmaktan çok. Ama masaya oturmak üzerelerken, kadın zarif ellerini çene hizasında birleştirerek ileri geri salladı: İtalyandılar. Başka hiçbir millet, her şey anlamına gelen bu hareketi yapmaz, yapamazdı. O kadar Latin bir alışkanlıktı.

Başgarson, çifte iyi hizmet edilmesi için emirler yağdırıyordu: "Beyfendiye tereyağ ve Provence balı!"... Yine duyamadım beyefendinin karşılığını. Ama ne söylediği, garsonun ikinci sorusundan belliydi:

"Bal yok mu? Hiç mi yok? Doktor...Rejim?...Tereyağ da mı? Demek bu kez...Kesin rejim!"

Yaşlı çift iyi anlasın diye, Fransızcayı çocukların ilkel ve basit tümceleriyle konuşmaya çalışıyordu.

Kendi masamdaki arkadaşlarımı, ki hepsi gazeteci olup tabii ki sabah sabah bile politika konuşuyorlardı, bir an unutup hayallere daldım. Kimse dikkat etmemişti yaşlı çifte. Oysa ben röntgenlerini çekmiştim.

Belli ki çok, çok; her yıl iki hafta geçirdikleri Grand Hotel garsonlarını deli divane edecek kadar çok bahşiş bırakacak bir servet sahibiydiler. Ama işte...Bal ve tereyağ yasaktı. Bal ve tereyağı yasaklayan doktorlar, kuşkusuz kırmızı et, içki, kızartma, şeker, un ve çiğ sebzeyi de unutmamışlardı! Erken yatıp erken kalktıklarına kalıbımı basardım. Yürüyemediklerine göre, dans da edemezlerdi. İşte size bir trajedi. Paraları vardı ve yiyemiyorlardı.

Dilimiz bir karış dışarda, bir randevudan ötekine koşturarak geçirdiğimiz günün sonunda çilekeş meslektaşlarımla, Monte Carlo'yu hiç olmazsa bir gece, iki saatliğine yaşayalım dedik. Monte Carlo, eşittir kumar. Tabii ki Grand Casino'da aldık soluğu.

1993 yılındaki gelişimde, 100 frank kaybettim diye bir gece uyumamıştım. İyi olmuştu.

İki gece uyumamak için bu kez 200 frank gözden çıkardım, elimde dört adet fişimi utanmadan sergileyerek, fiş destelerinin metreyle ölçüldüğü rulet masalarından birine yaklaştım... Yalnızca iki oyuncu vardı.

Adam ve madam, iki koltuğa gömülmüşlerdi. Grand Casino'da da tanınıyorlardı anlaşılan. Madamın yüzü allak bullaktı. Titrek elleriyle yeşil çuhanın üstündeki sayılara, fişlerini yerleştirdi. Daha doğrusu krupiyeye yerleştirtti. Yaşlı elleri, masanın tamamına ulaşamayacak kadar güçsüz ve titrekti. Adam, masanın kenarına dizdiği fiş destelerini okşayarak: "Bu sefer senin..." dedi karısına.

Mutlaka kazanacaklardı, belli.

Yiyemeyecekleri paraları kazanacaklardı bir kez daha.

Ta ki...

Ben buralarda ne mi arıyorum? Anlatacağım.