Öğretmenim...
Radikal · 4 Ekim 2000
Hayata acelemiz vardı. "Öğretmenim..." değil, "Örtmenim..." derdik size Halil Öğretmenim. Soyadınızı unuttum, bağışlayın. Ama adınızı, duruşunuzu ve inancınızı asla. Dile kolay, kırk yıl olmuş size veda edeli. Yaşadığınıza eminim, bizler küçücüktük, ama siz de çok gençtiniz. Bir köylü çocuğuydunuz kuşkusuz, fakat bizi öylesine iyi eğittiniz ki, Ankara Tepebaşı Fevzi Atlıoğlu İlkokulu'nda öğrendiklerimle İstanbul'da girdiğim tüm sınavları kazanmış, sonunda Notre Dame De Sion'lu sörlere emanet edilmiştim.
Siz bilmezsiniz öğretmenim: Tepebaşı semtinde ilkokul yoktu önce. Çamurlara bata çıka, Keçiören'e yürürdük. Hepimizin ayaklarında lastik çizmeler vardı, Samanpazarı'ndan satın alınan. Benimkiler biraz daha lükstü, çünkü dokuz ay büyüğüm olmasına karşı genç irisi sevgili kuzenim, artık 1.90 küsur boyuyla en uzun ve en yakışıklı büyükelçimiz olan Volkan Bozkır'ın 'İsveç malı' eski çizmelerini giyerdim. Birinci yılın sonunda, eski bir Amerikan hangarından, boyuna kesilmiş konserve kutusu gibi teneke bir okul kuruldu Tepebaşı'na. Ortaya bir soba konuldu. Yine de baharda pişer, kışın donardık. Derken, derken Halil öğretmenim, bir hayırsever zengin, kendi adını taşıyan bir okul yaptırdı Tepebaşı'na. Ve siz çıkageldiniz.
Sanırım, hepi topu iki takım elbiseniz vardı. Biri yazlık, biri kışlık iki çift de Sümerbank ayakkabınız. Beyaz gömleğiniz, kravatınız ve takım elbiseniz, hep bıçak gibi ütülü olurdu. Kabaralı ayakkabılarınız hep eski, ama gıcır gıcır cilalıydılar. Sizi hiç bakımsız ve pis görmedik. Simsiyah saçlarınız daima taralı, tıraşınız sinekkaydıydı. Tütün ve kolonya kokardınız.
Bugün itiraf ediyorum artık Halil öğretmenim, sanırım dokuz yaşındaki bütün kızlar size âşıktı. Ama ben iki aşk arasında kalmıştım. Sizi seviyordum da, sizin çektiğiniz kulakları hep yangın kırmızısı, sınıfın en haylazı, en tembeli, ama en yeşil gözlüsü Murat'a da kayıyordu gönlüm. O gün bugündür, hep biraz bıçkın ve serseri erkekleri sevdim öğretmenim.
Kuşkusuz varsıl değildiniz. Ama yoksulluğunuz bize batmazdı. Çünkü kimse pek zengin değildi sınıfta. Bizim babalarımızın da üç takım elbisesi yoktu. Fakat onlar da kolonya kokarlardı. Biri hariç. Emine'yi anımsıyor musunuz? Sütçünün kızı Emine'yi? O süt ve tezek kokardı. Bizim önlüklerimiz siyah, onun önlüğü griye çalan garip bir pamuklu; çünkü öylesi daha ucuzdu. Ben Emine'yi hiç unutmadım. Çünkü sınıfın iki 'birincisi' vardı. Emine ve Mine. Kuşkusuz o benden daha çalışkandı. Birincilik onun hakkıydı aslında. Ama işte galiba, ben daha lafazandım. Çene kuvvetiyle yakalardım onun alınteriyle aldığı pekiyileri. Ve okula Marshall yardımları başladığında, benim burun kıvırdığım iğrenç kokulu toz sütleri, turuncu peynirleri Emine ses çıkarmadan içer ve yerdi. Siz, salt evlerinde doyamayan çocuklar, minicik kalpleri kırılmadan beslenebilsin diye, hepimizi mecbur ederdiniz dağıtılan süt ve peynirleri yemeye. Sonra bir gün, General Marshall hediye kutuları gönderdi okula. Her kutu bir çocuk için hazırlanmış, ancak okul çok kalabalık olduğundan her sınıfa bir kutu verilmişti. Birinciler, yani Emine ile benim aramda kur'a çektiniz. Ben kazandım. Emine'nin yitiren bakışını ömür boyu unutamayacağım, yıllar sonra keşke o kazansaydı diye düşündüm ama, o an çok mutluydum. Beni yanınıza çağırdınız öğretmenim. Ve kulağıma, ADALETİN o kutudan bir şeyleri Emine'ye de vermek ve insanlığın paylaşmak olduğunu anlattınız. Kararı bana bıraktınız. İstemeye istemeye, birkaç küçük nesneyi, sanırım toka falandı, Emine'ye verdim.
Keşke tüm kutuyu verseydim, öğretmenim. Çünkü büyüyünce anladım. Aslında o kutu ve birincilik Emine'nin hakkıydı. Notre Dame De Sion'a gidebilmek de, benim kadar onun da hakkı olmalıydı. Özetle Halil öğretmenim, bugün taşıdığım tüm insanca düşünceleri size borçluyum. Haksızlığa, adaletsizliğe, sosyal adaletsizliğe ve fırsat eşitsizliğine karşı Emine'ler yüzünden isyan ediyorum.
Yarın sizin gününüz, Öğretmenler Günü, Halil öğretmenim. Sizin gibi öğretmenler, sizden çok daha yoksul artık. Öğrenciler ise ya çok zengin, ya çok yoksul. Öğretmenleri, varsıl öğrencilere paylaşmayı; yoksul öğrencileri haklarını aramayı öğrenmesinler diye ezdiler ve ezdirdiler. Kimse öğretmen olmasın diye, öğretmenliği bir paryalık mesleği haline getirdiler. Bütün bunları, iktidar tutan kurnaz amcalar, ballı parmaklarını hilekâr yeğenleri yalasın diye yaptılar, öğretmenim. Parmakları bal tutan muktedir amcaların hiçbiri Atatürk gibi tebeşiri alıp, bir karatahtanın başına geçmedi. Çünkü iyi yetişmiş kuşaklar, kendilerine hesap soracak yurttaşlar istemiyorlardı. Ama ülke, her şeye rağmen değişiyor öğretmenim. Çünkü sizin yetiştirdiğiniz insanlar henüz ölmedi Türkiye'de. Dün, ben kendimi bildim bileli yiyen bir yeğen, tutuklandı. Eğer amcalara da hesap verdirebilirsek, belki artık Emine'nin çocuklarıyla olmasa bile, torunlarıyla insanlığı paylaşmayı öğreneceğiz, öğretmenim.