Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Alçılı kafalar

Radikal · 7 Ekim 2000

CİA'nın emrindeki Augusto Pinochet'nin, emrindeki Şili ordusunun emrindeki tanklar, 1973 yılının Eylül ayında harekete geçtiler. Başta Allende, binlerce kişiyi öldürmeleri, binlercesini yok etmeleri, demokrasiyi ezmeleri ve tüm ülkeyi teslim almaları, tüm eylül ayına yayıldı. ABD'nin emir eri Pinochet, Şili'de Pablo'ları öldürürken, aynı günlerde dünyada üç Pablo daha, gözlerini kapıyordu yaşama: Pablo Picasso, Pablo Casals ve Pablo Neruda.

Üç büyük Pablo'nun, tarihin en kanlı diktatörlerinden birinin iktidara geldiği günlerde ölmesi elbette bir rastlantıydı. Ama ilginç bir rastlantı.

Sanatın, şiirin, müziğin; kısacası insan yaratıcılığındaki soyut boyutun en uçtaki üç yıldızı, somut barbarlığın gölgesi düşen ufkumuzdan kayıp gittiler.

Augusto Pinochet, henüz ölmedi. Ölüm, onun için bir kurtuluş olur yalnızca. Pinochet'nin kolay kurtulacağını, yani kolay öleceğini sanmıyorum ben. Eski diktatörü, yargılama süreci başlatıldı. Mahkemeye kadar yaşaması, onun için en büyük ceza. Çünkü yaşarsa, altına kaçıran bir bunak âdemi, cinayetten yargılayacaklar. Eskiden emrinde olanlar, onun adına konuşacaklar. Kurt kocayınca, köpeklere maskara olurmuş ya hani...

İşte Miloşeviç'in sonu da geldi. Akıbetinin ne olacağını merak ediyorum: Rusya'ya kaçabildiyse, o da maskaralığa aday. Kaçamadıysa, ayaklarından asacaklar. Evet, ayaklarından. Nedenini bilmiyorum, ama Avrupa'nın halk isyanlarında ayaklarından asılmanın galiba bir anlamı var. Mussolini'yi böyle astılar. Çavuşesku ve karısını da.

Ayaklananlar, ayaklandıkları zalimleri ayaklarından asıyorlar.

Böyle isyanların adı, 'ayaklanma'. Halk başkaldırdı, denmiyor. Halk ayaklandı, deniyor. Başkaldırmak; düşünerek, konuşarak yapılan bir isyan gösterisi çünkü. İsyanın ta kendisi, ayaklardan başlıyor.

Belgrad'da Miloşeviç'e karşı ayaklananlardan bir genç kadın, radyo mikrofonlarına şöyle dedi: "Ben 24 yaşındayım. Kendimi bildim bileli, yani on küsur yaşımdan beri bu adam vardı tepemizde. Bıkmıştım artık, bıkmıştım hep aynı suratı görmekten, hep aynı sesi dinlemekten. Gözleri kaşları hep aynı oynuyor, hep aynı şeyleri söylüyordu. Yeter. Bitti artık. Özgürce soluk alıyor ciğerlerim!"

Genç kadının duyduğu coşkuyu ta içimden hissettim. Ne kadar rahatlatıcı bir duygu olmalıydı insanın bıktığı bir baştan, bir çehreden kurtulması kimbilir. Kimbilir, değil mi? Kimbilir. Çünkü biz Türk halkı, böyle bir toplumsal özgürlük duygusu, bir yükten kurtuluş hiç yaşamadık! Hep kurtarıldık. Yaşadığımız tüm toplumsal coşkular, maç zaferleriyle sınırlı kaldı. Hiçbir 'Berlin Duvarı'nı kendimiz yıkamadık. Hiçbir sultayı kendimiz deviremedik. Hiçbir yeteneksizi, haini, hırsız politikacıyı kovalayamadık. Kovalananları yeniden getirdik, tepemize vidaladık yine.

Miloseviç'ten 13 yılda bıktılar. Bir ambargo yetti, defterinin dürülmesine. Biz kırk yılda ne ambargolar gördük, hayatımız ambargo ve kırk yıldır başımızda hep aynı sesler, aynı şeyleri anlatıyorlar. Çehreleri değişse bile fark etmiyoruz, çünkü söylem aynı. Kırk yıldır çözemedikleri sorunlarla karşımızdalar her gün. Kırk yıldır enflasyon var, elektriğimiz kesiliyor, sularımız mikroplu akıyor, otuz yıldır Kıbrıs, Kıbrıs... Kürt sorunu, seksen yıldır Güneydoğu sorunu. Seksen yıldır 'sözde' Ermeni soykırımı. Ve seksen yıldır açılamayan Osmanlı arşivleri, tertiplenemeyen uluslararası bir tarih konferansı yerine... Olimpiyat adaylığı şaklabanlıkları.

Tarih, fena kırmış bizim tabanları. Ya ayaklarımız alçılı, ya da kafamız.