Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Ve demokrasi fanatizmi yarattı

Radikal · 14 Ekim 2000

Kudüs'ü bilir misiniz? Ben bir kez gittim. 1995 yılıydı. İsrail'in bir numaralı yazılı basın organı Ha'aretz'in davetlisi yirmi gazeteciydik. Büyüleyici bir kenttir Kudüs. İnsan olanın aklını başından alır. İnsan olanın diyorum, çünkü insanlığın manevi mirasının kalbi, tüm dinlerin kavşak noktası, küresel vicdanı Kudüs'ü anlamak için, o görkemli tarihin bilincinde bir insan olmak gerekir. Yahudiler için en kutsal ne varsa, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için en kutsal olanın komşusudur, Kudüs'te. El Aksa Camii'nin duvarı, Yahudilerin pişmanlık duvarı ve Hazreti İsa'nın gömülü olduğuna inanılan kutsal kilisenin duvarıyla bitişiktir. Sanki bu din komşuluğu, her bir dinin tüm dünyaya yayılan müritlerine, isteseler de istemeseler de, birbirleriyle yan yana, omuz omuza yaşamak zorunda olduklarını anlatır, anımsatmaya çalışır.

Bütün kutsal yerleri ziyaret ettim, Kudüs'te. Tek bir yerin 'içine' giremedim: Aksa Camii'ne. Banu'yla birlikte, başımızı örtmeye, ayakkabılarımızı çıkarmaya hazırdık, zaten çok kapalı giyinmiştik, huşuyla gezmek istiyorduk camii, belki de dua etmek gelecekti içimizden. Ben şahsen kendi tanrıma, birer parçası olduğumuz evrenin tanrısallığına inanıyordum, ama benim inancım, bir camiin görkeminde de ifade buluyordu; zaten Müslümanlıkta kiliseler ve camiler ve sinagogların tümü kutsal yerlerdi ve her dinden insan kendi dualarını edebilirdi, bize öyle öğretilmişti.

Oysa Banu ve ben, Türk olduğumuz için alınmadık Aksa Camii'ne. Evet, evet, yanlış okumadınız, Müslüman kabul edilmemize rağmen, Türk olduğumuz için sokmadı imamlar bizi içeriye. Ömrümde rastladığım en kara suratlı insanları ve en bağnaz kafaları, Aksa Camii'nde gördüm. Ve camiin bahçesinden çıkarken, Banu'ya dönüp: "Umarım Kudüs asla bunların eline düşmez," dedim.

Aslında Kudüs açısından en iyi çözüm, bu insanlık tarihi özeti kentin, ne İsrail'e bırakılması, ne de Filistin'e verilmesiydi. Bu kent, uluslararası bir güç birliğinin korumasında, örneğin BM'nin denetimine bağlanan bir 'ortak kültür' merkezi, açık şehir olmalıydı. Ama işte, Kudüs senindi, benimdi derken, bir kez daha kan gövdeyi götürüyor bölgede. Barış, artık çok uzak bir olasılık.

Bu noktaya Ariyel Şaron adlı insan kasabının, Aksa Camii'nde yaptığı gövde gösterisi, provokasyon sonucu gelindi. Ve yalnız İsrail'de değil, tüm dünyada yeniden bir Yahudi - Müslüman düşmanlığı alevlendi. Paris'te, on bin fanatik Yahudi, "Hepimiz Siyonistiz" pankartları açarak yürüdüler, ertesi gün Fransa'da yaşayan Arap kökenli fanatik Müslümanlar, dört tane sinagogu ateşe verdiler. Hatta düşmanlık, Hıristiyan- Yahudi-Müslüman çatışmasına kadar varabilir, çünkü bu arada Filistinliler, Kudüs'teki Aziz Yakup'un mezarını yıkıp talan ederek, Hıristiyanlığa da saygı duymadıklarını gösterdiler. Dünyada, "Benim dinimden olmayan adam değildir," mantığını güden bir gelişme var. Her dinde aynı mantıkla kendini gösteren bu fanatizmin niçin yayıldığını, pek çok düşünür izah etmeye çalışıyor. Ama Jean Claude Barreau adlı Fransızın ilginç bir yorumu var.

"Dinsel fanatizm, laik ulus kavramına karşı başlatılan kampanya sayesinde gelişti," diyor. "Yaklaşık 20 yıldır, ulusçuluk tu kaka edilip, çoğulcu kültür diye, ümmetçi ve etnikçi değerler savunuldu. Laik okullara kippa, haç ya da BAŞÖRTÜSÜ gibi dinsel simgelerle girmeye izin vermek, laik cumhuriyet ilkelerini zayıflattı. Bütün bu fanatizmi bugün, tüm ırk ve dinden insanları aynı çatının altına toplayabilen laik cumhuriyet değerlerine yeterince sahip çıkmamak zaafına borçluyuz..."

Bu sözlerin sahibi Jean Claude Barreau, sevgili okurlar, Katolik bir papaz. Fransa'da 9 yıl boyunca Müslüman göçmen sorunlarıyla uğraştı, Cumhurbaşkanı Mitterand'ın danışmanlığını ve Fransız Ulusal Nüfus Dairesi Başkanlığı yaptı. Tanrı üstüne 30 kitabı var ve sonuncu yapıtı, "Allah, İslamiyet ve Politika" adını taşıyor. Aslında Barreau, Fransa'yı anlatıyor. Ama Türkiye'den söz eder gibi, değil mi?