Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Centilmenlik

Radikal · 16 Ekim 2000

Tanrı'nın bildiğini kuldan ne saklamalı, yıllardır içimde müthiş ırkçı bir özlem var. İstanbul'a her dönüşte biraz daha büyüyor, kabarıyor. Dışarı taşmasın diye çabalıyor ve çoğunlukla başarıyorum. Ancak bir türlü kendimi, kendime ayıplatamıyorum. Irkçılığımdan hicap duymamamın nedeni, Fransız bir arkadaşım. Bir gün: "Ben duygusal olarak ırkçıyımdır, akılsal olarak değilim," dedi. İçimizi dürüstçe açıp bakınca, hepimizin ırkçı duygular taşıdığına ve kimimizin bu duyguları doğru eğitimden geçirilmiş bir akılla yendiğine hükmettik. Ben de kendimden utanmayı bıraktım. Ne yazık ki çok akıllı arkadaşlarım vardır.

Size bu satırları, biraz da günah çıkarmak için yazıyorum. Evet, ırkçılığım iyice depreşiyor İstanbul'da. Şöyle dev bir kepçenin kumandasına oturup, belli bir tür ahaliyi kent dışına sürmek geliyor içimden. Yalnız son zamanlarda, bu dev boyutlardaki sürgün fikri, yerini daha mütevazı bir çılğınlığa bıraktı. Çünkü arada, o belli bir tür ahali pek arttı. Başa çıkabilecek gibi değil. Dolayısıyla artık, tek bir semti kurtarmayı hayal ediyorum. Örneğin Beyoğlu ve yöresini. Şuraları bize verseler diyorum, çevresini yeni İstanbul surlarıyla kuşatsak ve o belli bir tür ahaliyi kesinlikle sokmasak aramıza... Oraya buraya dağılan ve belli bir tür ahaliyle karşılaşmamak için küçücük köşelere sığınan dostlar da gelirdi; ne iyi, ne mutlu olurduk kendi aramızda!

Benim ırkçılığım, insanların dini, rengi ya da sınıfı üzerine bir ayrım değil: Ahalinin iyisini kibar, kötüsünü kaba diye niteliyorum. Kibarlığın başka tanımı yok. Oysa kabalığın pek çok. Ayısı var, dayısı var; magandası, zontası, angutu, hayvanı, kerizi, kerestesi bol. Hıyarlar ve kabaklar gibi terbiyesiz sebzegilleri de sayarsak, ne kadar çoğunlukta oldukları belli.

İstanbul'da belli bir tür ahalinin kendilerinden başkasını görmeyerek yaşadığı kesin. Bu yüzden selam vermiyor, teşekkür etmiyor ve özür dilemiyorlar başkasından. Çünkü körler. Kör değneğini beller gibi yalnızca kendi gövdelerini, kendi midelerini, kendi yollarını ve güzergâhlarını öğrenmişler. Sayıları çoğaldıkça birbirleriyle çarpışmaları, dövüşmeleri ve vuruşmaları normal. Olan, aralarında kalan kör olmayanlara oluyor ve ne yapsak, ne etsek ezilmekten, büzülmekten kurtulamıyoruz bizler. İşte ben bu bakarkör ırkı sürmek istiyorum, Beyoğlu ve çevresinden.

Oysa kabalıkla mücadelenin daha ince yolları var. Sacha Guitry, bu yüzyıl başının mizah dehalarından biri. Bir akşamüstü, Paris'teki Maxim's lokantasının şık kahvesinde oturup kitabını okuyordu. Saat sekiz oldu, kahve züppe monşerlerle doldu. Monşerlerden biri, Sacha'yı tanımıyormuş gibi ve aşağılayıcı bir şaka yapmaya kalktı. Ünlü yazara yaklaşıp: "Sen akıllı bir adama benziyorsun. Söyle bakalım, tuvalet nerede?" diye sordu. Sacha Guitry, okuduğu kitabı usulca önüne koydu. "Şu soldaki koridordan ilerleyin" dedi. "Karşınıza bir kapı çıkacak. Üstünde centilmen yazmasına rağmen, içeri girebilirsiniz!"

İstanbul'da yaşadığım iki gündür, çok ırkçıyım, ırkçı. Kapılardan içeri "Kentli" yazısına rağmen dalanlar kadar, bu kenti kapısız bırakanları da kapı dışarı etmek istiyorum yana yakıla.