Sevgi seli ve hela sifonu
Radikal · 21 Ekim 2000
İnsanın korktuğu başına gelir ya, ben de son yıllarda bol bol uçağa binmek zorunda kalıyorum. Dikkat ettim, uçaktan korktukça daha çok uçağa biniyor, uçağa bindikçe daha çok korkuyorum. Korkunca, üstünüze afiyet, naçiz yazarınızda bir tuvalete gitmek ihtiyacı belirir. Paris ve İstanbul havalimanları tuvaletlerinin, aynı gün içindeki en kalabalık ziyaretçisi ve olup bitenlerden en haberli müdavimi sayılırım. İstanbul Atatürk Havalimanı, biliyorsunuz yeniden yapılandı. Genişletildi, görkemlileşti, uluslararası ölçülerde modern ve dört dörtlük bir mimariye kavuştu. Tuvalet meraklısıyım ya, geçen hafta Paris'ten İstanbul'a inişte, tam olarak 12 Ekim gecesi saat 20.00'ye
doğru elbette yeni havalimanımızın yeni tuvaletlerine koştum. Kadınlar bölümü, açık kapının üstüne demir bir kol indirilerek girişe yasaklanmıştı. İçerde, başlarında yemeni, bellerinde elleri, iki temizlikçi kadın koyu bir sohbete dalmışlardı. Biri ötekine görümcesini çekiştiriyor, öteki de "Vah, vah! E sonaa," diyerek dinliyordu. Benim kıvranan halimi görünce: "Kapalıyıh!" deyip sohbetlerine geri döndüler. İstanbul'a sağ salim varmıştık ya, sinirimi bozmamaya kararlıydım. Müdavim kurnazlığıyla hemen, üstünde tekerlekli iskemle işareti olan özürlüler tuvaletine yöneldim. Kapı kapalı, ancak kilitli değildi, içerde bir adam vardı. Klozetin kenarına oturmuş sigara tellendiriyordu. Tekerlekli iskemlesi yoktu ve yanında duran süpürge kovaya binip yürümesi pek mümkün görülmüyordu; dolayısıyla sakat değil, olsa olsa o da erkek temizlik görevlisiydi. Yapmadığı iş yorgunu,
dinleniyordu. Adamı sille tokat demeyeceğim, ama epeyce azarlayarak dışarı attıktan sonra tuvalete girebildim ve o görkemli havalimanının altyapısını gördüm, sevgili okurlar: Sigara molası veren temizlik görevlisi, kenarına iliştiği klozetin sifonunu bile çekmeye gerek görmemişti!
Ama İstanbul havalimanı tuvalet uzmanı olarak en şaşırtıcı maceramı, geçen perşembe 19 Ekim sabahı, iç hatlarda yaşadım. İki ayrı davada yargı karşısına çıkmak üzere Ankara yollarına düşmüştüm. Bir yandan aynı gün iki kez uçağa binmek korkusu, bir yanda yargı heyecanı, ne durumda olduğumu herhalde tahmin edersiniz. Bir başka hanım yolcu da benimle aynı sıkıntıyı paylaşıyordu galiba, içeri iki kişi aynı anda girdik ve donakaldık. Kabinlerden birinden, fısıltılar, hışırtılar geliyordu. İki kişi, tek başına görülmesi gereken bir ihtiyaç yerine iki kişi girmiş, birlikte bir şeyler yapıyordu ama ne? Öteki hanım yolcuyla birbirimize baktık. Ama çok acelemiz vardı, her birimiz bir kabine daldık. Sır kabinden gelen fısıltılar ve hışırtılar devam ediyordu. Çıkışta, ellerimizi yıkarken, yolcu hanımla yine bakıştık, anlaştık, durduk ve kapalı kabinden kim çıkacak diye beklemeye başladık. Bir süre sonra, iki tuvalet temizlikçisi çıktılar
içinden. Kadın merakı bu ya, aynı anda üstlerine saldırdık: "Ne yapıyordunuz içerde yahu?"
"Sohbet ediyorduk!" demezler mi?
Hüzünle tuvaletin haline baktım. Çöp kovası bile boşaltılmamıştı. Sabah saatin 10.00'uydu ve temizlikçiler şimdiden yorulmuştu.
Bu tuvalet öyküleri, biliyorum Türkiye'nin gündemi için çok hafif ve önemsiz sayılır. Ama inanın, aslında ülkemizin özeti. İstanbul havalimanı yeniden yapılmış, büyütülmüş, çağdaşlaştırılmış olsa ne olur, olmasa ne olur. Kafası, yani düzeni yürütecek, çarkı çevirecek insan kalitesi değişmedikten sonra...
Naçiz yazarınız iki hela temizlikçisini aynı kabinde bastığı gün, gazeteler de bıkıp usanmadıkları Süleyman Demirel'in fotoğraflarını: "Demirel'e Isparta'da sevgi seli," diye basmışlardı.
Demokrat Türkiye'nin temiz halkı, birinci ve ikinci Yahya yiyenlerin amcası, Türkiye'yi yiyenlerin aile fotoğrafındaki babası Demirel'in üstüne sevgi seli boca ediyor. Tuvalet temizlikçileri ise, sifon bile çekemiyor, sevgili okurlar. Her iki kesim de seçmen olunca, Türkiye'nin burnu elbette... diyorum ben. Ya siz?