Schopenhauer
Radikal · 22 Ekim 2000
SCHOPENHAUER
Postacı kapıyı çaldı. Orta boy bir zarf tutuşturdu elime. Zarfın içinden bir kitap, kitabın içinden bir mektup, mektubun içinden bir yazı çıktı. Yazının yazarı vardı, mektubun imzası. Ama kitabın... kitabın yazarı yoktu. Birinci hamur kâğıda basılmıştı, kapağı kûşeydi, yayınevi yoktu, tarih yoktu, yer adı yoktu. Sanki zamanı olmayan bir mekândan, mekânı olmayan bir zamana, okyanusa atılmış bir şişenin içindeki mektuptu. Kapağın üstünde ve yazarın adı olması gereken yerde, 'non legor non legar', Nietzsche'nin: 'Okunmuyorum, okunmayacağım,' sözleri yer alıyordu. Kapağın altından, gazeteden yırtılmış ve ne zaman yazdığımı hatırlamadığım, ama hiç olmazsa yazdığımı bildiğim 'Onların Kadınları' başlıklı yazımın orijinali ve bir mektup.
"Elinizde tuttuğunuz kitabı 1995 yılında, öğrenciyken yazmıştım," diyordu Salih Kartal. Gerçekten o mu yazmıştı kitabı? Bilinmez. Ama sıradışı okurlarım olmasına alışığım, inandım. Çünkü mektubun simyası, kitabın kimyasına uygundu. Doğu Kışla Avcı Taburu'ndan göndermişti kitabını ve mektubunu Salih Kartal. "Vatanı bekleme işini iki ay sonra başkalarına devredeceğim," açıklamasındaki ince alay bile hoşuma gitti. Ama en çok, kitabın başlığı ve içeriği: 'Modern Kadın ve Raison d'Etre'. Varlık nedeni ya da mantığı anlamına gelen deyim, Fransızca yazılmıştı. Tarih boyunca kadın ve kadınlık koşulları üstüne bir incelemeydi kitap. Her sayfanın sonunda titiz bir kaynakça içeren, dört dörtlük bir sosyolojik araştırma. Ama işte, sözüne ve görüşüne yer verdiği tüm düşünür ve yazarları adlarıyla birlikte yapıt, sayfa ve tarih belirterek sıralayan bu araştırma kitabının yazarı... kendi imzasını atmamıştı eserine.
Hayal etmeye çalıştım Salih Kartal'ı. 1995'te öğrenci ve şimdi askerlik yaptığına göre, yirmi otuz yaşlarında olmalıydı. Yolun yarısına bile varmayan gencecik ömründe, referans gösterdiği eserleri okumuş, kadınlar üstünde düşünmüş ve kitap yazmıştı. İyi ya da kötü. Önemli olan niteliği değil, niceliğiydi bu aşamada. Çünkü düşünmüştü, düşünüyordu Salih Kartal. Üstelik, kuşkusuz kimse para verip basmadığı için cebinden para verip bastıracak kadar inanmıştı düşündüklerine. Düşündüklerine mi gerçekten? Sanmıyorum. Düşüncenin önemine inanmıştı bence. Öylesine inanmıştı ki, kendi adını, yazarın adını bile ya unutmuş, ya da basmak istememişti kitabına.
Schopenhauer'in sözünden yola çıkarak, Heredot'tan bu yana güneşin aydınlattığı ve kararttığı dünyamızdaki tüm değişik
görüntülerin, yüzeysel birer üstyapılaşması olduğunu düşünüyordu, Salih Kartal. Benim yazımı kendi kitabıyla özdeşleştiriyor ve üstyapılaşmayı, "Hiçbir şey göründüğü kadar önemli değildir," diye açıklıyordu.
Hiçbir şey göründüğü kadar önemli değil midir gerçekten?
Londra'daki Saint Paul Kilisesi'nin imarı, mimar Christopher Wren'e ısmarlandığında; 17. yüzyılın tüm yapılarını inceleyen Wren, kilisenin 10-12 kolon üzerinde durabileceğini belirtir. Siparişin emperyal sahipleri, dudaklarını kuşkuyla büküp: "Siz," derler, "Öngördüğünüz kolonlara 15-20 adet daha ekleyin, parasını nasılsa biz veriyoruz." Christopher Wren, kabul eder. Ancak, kendi planında öngörmediği tüm ek kolonları, tavana değmeden beş santim aşağıda bitirir. Saint Paul Kilisesi'nin, yalnızca mimarın kolonları üzerinde durduğu ve diğerlerinin boşlukta olduğu, yapının sağlamlığı kanıtlandıktan yıllar sonra ortaya çıkar.
Evet, hiçbir şey göründüğü kadar önemli değildir. Çünkü görünmeyen daha önemlidir. Tıpkı devletin bu devlet, politikacıların bu politikacı, Hülya Avşar'ların sanattan anlayan şöhret olduğu Türkiye'de, insanı evrenselleştiren gerçek değerleri, gencecik Salih Kartal'ları kimsenin görmediği gibi.