Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Türkiye'den utanıyorum

Radikal · 27 Ekim 2000

Yaşamımda ilk kez, boşluğa atılan bir çığlık gibi, size ulaşamaya-

cağımı düşünerek bir yazı yazıyorum, sevgili okurlar.

Çünkü bu yazıyı Radikal'e, dolayısıyla size iletebileceğimden emin değilim. Çünkü Paris ile İstanbul arası, kablolu telefon bağlantısı kesik. Radikal gazetesine ulaşamıyorum, dolayısıyla telefona bağlı modemle yazı geçemiyorum.

Eğer bu yazıyı okuyorsanız, bilin ki sevgili Cevdet, kulağıyla omzu arasına sıkıştırdığı, ahizeden dinlediği her sözcüğü evliya sabrıyla önündeki ekrana kaydettiği için okuyor olabileceksiniz.

Dün akşam Paris'e vardığımda, ablacığıma telefon edip, sağ salim geldiğimi söylemek istedim. Karşıma çıkan elektronik ve Fransızca mesaj böyle bir numaranın olmadığını bildirdi. Telaşlandım. Gazeteyi aradım. Yine aynı mesaj, gazete numaralarının da 'var' olmadıklarını belirtti. İlk aklıma gelen, deprem oldu. Ben uçaktayken deprem olmuş, İstanbul yıkılmış ve bağlantı kesilmişti! Korkuyla uluslararası arızayı aradım, saatlerce bekledikten sonra karşıma çıkan Fransız yetkili anlattı: Meğer İstanbul ile Fransa arasındaki telefon hatları tam 1 haftadır arızalıymış. Hatta Fransız Telekomda önce deprem oldu, İstanbul yıkıldı, bağlantı kesildi sanmışlar. Tam 1 haftadır, İstanbul Telefon Başmüdürlüğü'nü arıyor ve ne olduğunu öğrenmeye çalışıyormuş Fransızlar. Ankara, İzmir vb. ile bağlantı kuruluyormuş da, sorun İstanbul'daymış. Tam 1 haftadır... İnsanlığın Sydney ile Kuzey Kutbu arasında 10 saniyede kurabildiği iletişim, Fransa ile İstanbul arasında kuralamıyor sevgili okurlar. Faks çekilemiyor, internet çalışmıyor. İstanbul ararsa kuruluyor, biz buradan kuramıyoruz bağlantıyı.

Hata, Fransız Telekom'undan mı kaynaklanıyor, Türk Telekom'undan mı, belli değil. O kadar belli değil yani, bozukluğun ne olduğu. Ama Gökçe'ye sorarsanız, yani benim bilgisayar mühendisi ukala oğluma, Prof. Nimbus'un çengelli saçı gibi kaldırdığı saçlarıyla Türkiye'yi işaret ediyor:

Geçen yıl İstanbul Alcatel'de 4 ay boyunca staj yapan bizimki, sorunun ıcığını cıcığını biliyormuş, topografyasını çıkarmış, hatta Türkiye'nin canlı canlı otopsisini yapmış da, haberim yokmuş meğer: "Anne..." diye ciddiyetle başladı söze, çünkü ciddi olmadığı zamanlar adımla hitap eder, anlaşılan durum vahimdi: "Türkiye'de kablolu telefonlar çalışmaz, çalışamaz... Yeniliyoruz diye, dağıtım istasyonlarını yenilediler. Dijital olduk dediler. Oysa bir ana istasyondan yerel istasyona, yerel istasyonlardan bireysel telefonlara iletişimi sağlayan kablolar, yüzyıl öncesinin eski püskü kabloları kaldı. Duvarlardan, damlardan, ağaçlardan sarkan kablolar var ya, güya bu kablolar dijital iletişim teknolojisini dağıtacaktı. Bu neye benziyor biliyor musun? Nükleer enerji santralı yapıyorsun, (söylevinin burasında irkildim) elektriği çamaşır ipiyle iletmeye çalışıyorsun. İşte Türkiye telefonları aynıyla böyle. O dijital santrallar kurulmadan önce, o çağdışı kabloları fiberoptik kablolarla değiştirmeliydiler ki, dijital sistem bir işe yarasın. Türkiye'de 56 bin Bps'lik (o da neyse!) modemin olsa, internetin hızı 28 bin Bps'i aşamaz. Dünyanın ışık hızıyla kurduğu iletişimi Türkiye kağnıya yüklediği dijital santrallarla kurmaya çalışıyor.."

Buraya kadar anlamıştım aşağı yukarı ne demek istediğini. Türkiye'deki bir web'e bağlanmak için saatlerce beklemek gereği, İstanbul'da bir telefon numarasını düşürmek için manyetolu telefon gibi defalarca numarayı yeniden çevirmek zorunluluğu, duyarken sesinizi duyuramamak durumu, cızırtılar, kesintiler, boşa düşen numaralar, yeterince açıklıyordu sözlerinin doğruluğunu. Ama bir ekleme yaptı ki Gökçe, onun gibi teknolojiden başka hiçbir işle ilgilenmeyen bir uzaylının ağzından böyle bir yargıyı duymak canevimden vurdu beni:

"O dijital sistemi, iletişim kablolarını değiştirmeden kurduran politikacılar, ya dört dörtlük salak, ya da müthiş rüşvet yemişler, anne!"

Aklıma tam kurulacakken IMF'nin yatırım yasağı sayesinde kurulamayan nükleer enerji santralı geldi, Türkiye'nin. Elektrik üretiminin yarısına yakınını daha hiçbir yere vardıramadan, eski ve köhne hatlarda yitirtenlerin, bu hatları yenilemeden nükleer santral kurmak için harcadıkları zaman, tükettikleri dilbazlıklar geldi. Acaba onlar da mı salaktı, yoksa rüşvet mi yemişlerdi santral üreticilerinden?

Politikacılarını düşünüyorum cennet Türkiyemin.

O politikacıların yalakası milyon dolarlık köşe yazarlarını. O köşe yazarlarını barındıran gazeteleri satın alan halkımızı. Büyük soyguncuları ve küçük rüşvetçilerini düşünüyorum, cennet vatanımın. Büyük soyguncu onlarsa, küçük rüşvetçi sayılmaz mı onları seçen ve okuyanlar? Onların ne yedikleri ve bize ne yedirdikleri düşünülecek olursa, hangimize salak demek gerekir acaba?