Aktörler ve faktörler
Radikal · 1 Kasım 2000
Dünyada eşsiz ve benzersiz Türkiye'mizde yıllar, hatta on yıllar, yirmi yıllar geçiyor, bir insan ölüyor beş insan doğuyor,
on banka çıkıyor sekizi batıyor, dörtyol ağzından üçü yolsuz çıkıyor, elli varsıla yüz hırsız türüyor, sürekli devinim içinde bir ülkemiz var, devamlı değişiyor, ancak üç değişmeyeni var: Politikalar, sorunlar ve çözümler. Türkiye'nin en sabit üçgenini oluşturan ve biri olmazsa ötekisi de olmayan; yani politikalar değişmeyince sorunların da değişmediği, sorunlar değişmeyince çözümlerin de aynı kaldığı 'sorunsal istikrar' ortamı, 'isyansal istikrarı' da beraberinde getiriyor tabii. Üniversiteler doluyor, boşalıyor, sonra yeniden dolup yeniden boşalıyor, öğretenler değişiyor, öğrenenler değişiyor, ama 1970'li yılların üniversiteli gençliği neyi protesto ediyorsa, tam otuz yıl sonraki üniversite gençliği aynı olguyu protesto ediyor hâlâ. Üstelik aynı sloganlarla. Sanki öğrenci kuşakları arasında slogan telepatisi var. Türkiye belki de dünyanın, eylemi değiştirmeyerek söylemi dondurabilen tek ülkesi! Örneğin 1970 gençliğinin en zararsız sloganı neydi? 'Paralı eğitime hayır!' 2000 gençliğinin en zararsız sloganı hangisi peki? Elbette ki, 'Paralı eğitime hayır!'
Yıl, 1997. İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri, tıpkı otuz yıl önceki gibi bir eylem 'koymaya' hazırlanıyorlar. Toplanıp, 'Paralı eğitime hayır!' diye yürüyecekler bağıra bağıra. Ancak herkes bağırınca kimse duymadığı için, sloganı yazılı da taşımak gerekiyor. Protesto komitesi, Hopa'nın aynı köyünden gelen, aynı 'devrimci' fraksiyon üyesi iki öğrenciyi pankart yazmakla görevlendiriyor. Yürüyüşten bir gece önce toplanan yürüyüş sorumluları, taşkınlıkları önlemek için gerekli önlemleri kararlaştırıyor, görev dağılımı yapıyorlar, bu arada Hopalı kafadarların getireceği pankartı bekliyorlar. Akşam saat 9'dan, sabahın 2'sine, ne pankart geliyor, ne de yazıcıları. Sonunda endişelenmeye başlayan arkadaşları, acaba başlarına bir iş mi geldi diye kaldıkları eve gidince, bizim Hopalıları dizüstü çökmüş ve pankartın başında tartışırken buluyor. Biri, 'PARALİ EĞİTİME HAYIR!' diye yazıp 'i' harfini paraya, diğeri: 'PARALI EĞİTİME HAYİR!' diye yazıp 'i'nin noktasını hayıra koymaktan yana. Ve slogan yazılımındaki nokta kozlarını paylaşamayan iki öğrenci, dört saatlik tartışma boyunca Türkiye'yi nasıl kurtaracaklarını da epeyce görüşmüşler, ama görüş ayrılığından ötürü karara bağlayamamışlar tabii...
Nokta deyip geçmeyin, sevgili okurlar. Türkiye, tam otuz yıldır virgüller ve parantezler içinde sürüp giden, başladığı işi bitiremeyen, noktayı unutan, anımsadığında nereye koyacağını bilemeyen bir ülke. Nokta konulmayınca, faktörler değişmiyor. Faktörler değiş-
meyince, aktörler de aynı kalıyor. İşte Kıbrıs davası. Otuz yıl önceki Kıbrıs faktörünün baş aktörü Başbakan Ecevit, yine başbakan. Rauf Denktaş, otuz yıl öncekinden biraz daha şişman. Otuz yıldır aynı replikleri yineleyen aktörlerle, yeni bir repertuvar, yani faktör yaratılamaz herhalde. Gelin de karar verin noktanın nereye konulacağına? Aktörlere mi, faktörlere mi?
Sakın ola ki, son günlerde birkaç cesur adamın kimi namussuzlarla uğraşmasına bakıp, ülkeyi kemiren yolsuzluklara nihayet bir nokta konulacak sanmayın. Sadettin Tantan, Zekeriya Temizel gibi safiyet sahiplerinin, büyük hırsızları teslim etmeye çalıştığı adalet faktörü, daha teslim almadığı bu hırsızlara 'af' hazırlayan aktörler tarafından döndürülüyor. Türkün ceza kavramı ve cezaevinden anladığı, dolunca boşalan bir mekân. Habire figüranla dolup, bir türlü boşalamayan Türkiye'nin arada bir çatlayıp patlaması ise aşırı nüfus kazası. Üzülmeyin, otuz yıl öncekinden daha kötü şeyler olmaz Türkiye'de. Olsa olsa, içerdekiler dışarı, dışardakiler içeri, eski hamam, eski tas. Figüranların sloganları bile aynı.
Biz seyirciler, otuz yıldır seyrettiğimiz bu tiyatrodan yeterince sıkıldık da... üç noktası eksik kaldı galiba, ne olup bittiğini hâlâ anlayamadı.