Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Kwai Köprüsü Tutsağı

Radikal · 4 Kasım 2000

1954 yılında Paris, birbirine yapışık dolaşan üç İngilizi ağırlıyordu: Samuel Beckett, Eric Keown ve Ronald Searle. Birincisi tabii ki tiyatro yazıyor, ikincisi tiyatro eleştiriyor, üçüncüsü de onları, tiyatro insanlarını çiziyordu. Eric Keown, iki metre yedi santimlik bir devdi. Tiyatroda onun arkasına düşen gariban, asla piyesi miyesi seyredemezdi. Düzenli olarak birlikte yedikleri öğle yemeklerinde, Beckett hep tuvalete en yakın yere oturur, her çeyrek saatte de düzenli olarak giderdi. Aslında müthiş komik bir adamdı, ancak yaptığı esprilere gülünsün istemezdi. Kendisine: "Godot'yla Tanrı'yı kastediyorsun, Godot aslında God, değil mi?" diye sorulduğunda dudak büküp, "Yok canım, telefon rehberinde bulduğum biri..." derdi ciddiyetle. Tabii bu tümcedeki espri, İngiliz mizahı olarak anlaşılmalı. Yine aynı mizahla, "Bizim okulda," diye anlatırdı Samuel Beckett, "birincilik ödülü, bir adet Churchill Söylevleri cildiydi, ikincilik ödülü ise iki adet Churchill cildi..."

Peki bu güzel anıların artık tek kalan canlı tanığı, Ronald Searle kimdi? Kırk yıldan beri Fransa'da yaşayan 1920 Cambridge doğumlu Searle, kendisini şöyle anlatıyor: "Bizim oralarda Vikinglerden bu yana İngiliz doğulur. Tabii İngilizlerden önce bir Viking ırkı var idiyse. Cambridge, haşhaş ve romatizma üretilen bir bölgedir. Babam, telefon tamircisi olduğu için, müşteriler arızayı bildirebilsin diye telefonumuz vardı. Ama pek çalmazdı, çünkü arayacak olan müşterilerin telefonları arızalıydı tabii. Yine de mesleği gereği, bisiklet hastalığından öldü babam. Çünkü yağmurun hiç dinmediği bir bölgede, her yere bisikletle giderdi. Sizin anlayacağınız, ben iklimin öldürücü olduğu bir ülkede doğdum..." İlk desenini 15 yaşında satmayı başaran ve o gün bugündür durmadan resim yapan Searle, sanatçı yanını da dedesinden almış. Sözü yine onun İngiliz mizahına bırakıyorum: "Ailenin gerçek sanatçısı dedem, köyün saatçisiydi. Uzmanlık alanı, 'büyükbaba saatleri' diye anılan dev saatler imal etmekti. En yetenekli olduğu alan ise, kapı kapı dolaşıp saat satmaya çalıştığı İngiliz köylülerini, mutfaklarının zeminini 40 santimetre kadar kazıp alacakları saatin boyunu mutfağın tavanına denk getirmeye ikna etmekti..."

İncir çekirdeğini doldurmayacak ayrıntılardan, mizah incileri dizen Ronald Searle'ı sizlere bir başka yönü dolayısıyla tanıtmak istiyorum, sevgili okurlar. Searle, bizim belleğimize unutulmaz filmiyle kazılı gerçek bir öykünün, Kwai Köprüsü'nün gerçek bir kahramanı. Dört yıl Japonların tutsağı kalmış ve ünlü Kwai Nehri'nin üzerinden geçecek demiryolunun, köprünün yapımına katılmış. Searle, Singagur'da Japonların eline düşen 70 bin İngiliz'den hayatta kalabilen 25 bin askerden biri. Kendi bölüğündeki 250 silah arkadaşının arasında ölmeyen tek esir. Tutsaklığın başında, yaşadığı savaşın kamerası olmaya karar vermiş ve bir kara kalemle yaptığı desenlerini, Japonların bulaşıcı hastalık kapmamak için dokunmadığı asker cesetlerinin altına gizlermiş. Searle'ın bu yöntemle kurtardığı 300 desen, bugün Londra'daki Savaş Müzesi'nde sergileniyor.

Searle, Japonlardan nefret etmiyor. Tersine, saygı duyuyor cesaretlerine. "Bir gün uçakla bildiri, iki çuval da pirinç attılar bizim kampın üstüne. Yaşıyorsanız direnmeyin, yakında kurtarılacaksınız yazıyordu bildiride. Japonlar, tutsakları öldürün emri almışlardı. Ama itaat etmediler. Bizi öldürmek yerine, çoğu harakiri yapmayı seçti."

Searle, işte böyle bir cehennemden geldikten sonra 'Saint Trinian's' çizgi romanıyla ünlendi. Bir İskoç kolejindeki haylazların maceralarını anlatan Saint Trinian's dizisi, tam beş uzun metrajlı filme konu oldu ve halen, Penguin Classics seçmelerinde Kafka ile Virginia Wolf'un eserleri arasında duruyor.

"22 yaşındaydım, her sabah yanımda bir arkadaşımın cesediyle uyandım. Gerçeği çizmeyi, savaşta öğrendim," diyen bu seksenlik İngiliz centilmenin tiyatro desenleri, bugünlerde Paris'te sergileniyor. Ben de bu sergiyi gezdim ve sanatçıyla yapılan röportajları okurken, insanoğlundaki gerçek büyüklüğün kişinin kendi yaşamını ve geçmişini yüceltmemesi olduğunu öğrendim.