Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Biraz tarih...

Radikal · 26 Kasım 2000

Tarih tekerrürden ibaret midir, bilmem amma... Velakin bugün Türk basın tarihinde yapacağımız bir teferrüç; naçiz yazarınızın vallahi ve billahi teferrüs ile bulduğu bir benzerlik babında sanırım sizleri derin bir tefekküre daldıracak. Araladığımız yapraklar, yalancı dolmanın yaprakları değil ey okur! Biraz sararmış fakat, Nimet Arzık'ın 1960 basımı 'Menderes'i İpe Götürenler' adlı kitabından alındılar. Ve sanki dünü anlatıyor gibi taze kalmışlar:

"Adnan beyin, Babıali büyükleri arasında dostu yoktu. Ali Naci Karacan bir zamanlar yakınıydı. Milliyet tutunca, Karacan uzaklaşmaya başlamıştı. Ali Naci, işlerin bozulduğunun farkına varmıştı. Zekiydi. Artık iltifatlara mukabele etmiyordu. Ölümü, başbakanı basına karşı daha da pervasızlaştırdı. Büyük patronlarla kâh kucaklaştı, kâh dalaştı. Kâh Hürriyet'in sahibi Haldun Simavi'yi Karaçi'lere taşıdı, kâh 'Hürriyet'in binasını kazıtırım,' diye tehdit etti. Ahmet Emin Yalman'a fikir kralı muamelesi etti, hapislere tıktırdı. Bedii Faik'e radyonun ıslah işini teslim etti, aynı Bedii Faik'i süründürmekten, asmaktan, kesmekten bahsetti. Fırtınalar fırtınaları izliyordu. Besleme olmayan gazeteler bunalmışlardı. Beslemeler bile bunalmışlardı. Ama

asıl ilginç ilişkiler Yeni Sabah gazetesiyleydi. Sahibi Safa Kılıçoğlu'nun kişiliğinden ötürü!

Safa bey, işadamıydı. Derebeyi, patrondu. Hamleci bir tarafı vardı. Sezişi kuvvetliydi. Rahatına düşkündü. İçinde medeni yaşayışa doğru bir yönelme vardı. Bilgisiz olduğundan yönelmenin ancak maddi kısmını uygulayabiliyordu. İnsan gibi yaşamasını seviyordu. Onun için insan gibi yaşamak, servetle olabilirdi. Yeni Sabah gazetesinin üstünde bir dairesi vardı. Dairenin taraçasının tanzimi için İtalya'dan dekoratör getirmişti. Bir çalışma odası, İngiliz stili bir yemek odası, oymalı bir salon, şömineli bir toplantı odası... Hiçbir patron iş başında böyle yaşamıyordu. Hürriyet gazetesinin binasında Sedat Simavi'nin mükellef bir dairesi vardı ama oğulları Haldun ve Erol, onu kapalı tutuyorlardı.

Kılıçoğlu'nun iş başında rahatını temin eden, yoğurtlu kebabı meşhur bir ahçısı, bir orta hizmetçisi, büyükelçi kılığında metrdotel Alaeddin efendisi vardı. Muhafızları ve özel doktoruyla müstebit bir imparator gibi yaşıyordu. Adnan beyin hiddetinden şiddetinden nasıl etrafı çekinirse, Safa beyden de Yeni Sabah çevresi öyle çekinirdi. Öbür patronlar, hükümetle darılmak icabederse Safa beyi öne sürerler, çıngar çıkartırlardı. Barışmak isterlerse, yine onu sürerlerdi. Böyle bir adamla Menderes'in kucaklaşması, küsüşmesi, tekrar kucaklaşması tuhaf şekiller alacaktı.

Hava sıcaktı. Florya'nın denizi pul pul ışıldıyordu. Adnan Menderes balkonundaydı. Yanında Mekki Sait Esen, balıklama dalarcasına: 'Beyefendi,' dedi, 'Şu Safa Kılıçoğlu ile dostluğunuz DP çevrelerinde iyi karşılanmıyor. Vekilleri tersliyor, milletvekillerini hor görüyor, dostluğu hiç olmazsa görünürde kesin.' Adnan bey, Muzaffer'i çağırdı: 'Bana Safa Kılıçoğlu'nu bul, kendisiyle uzun zamandan beri öğle yemeği yemedim. Bu pazar buluşmak istiyorum. Haber verilsin!' dedi. Mekki Sait'in ağzı açık kalmıştı. Başbakan yumuşak: 'Ne yapalım Mekki bey,' dedi, 'Adamın sohbetinden hoşlanıyorum!'

Daha sonraları Menderes, partililerini ürkütecek kadar dostu olan Safa bey için, radyoda bangır bangır: 'Çöl faresi' diyordu. Bütün basın, bu iki kişinin özel ilişkilerine bağlıydı. Safa beye kızılıyor, hop yeni bir kâğıt ayarlaması yapılıyor; küsülüyor hop bu sefer bir resmi ilan gazetesi çıkarmak düşünülüyordu. Cicim ayları vardı, tu kaka ayları vardı. Cicim aylarında başbakan sabahleyin saat altıda Safa beyin kapısına dikilirdi. Onsuz yiyemez, içemezdi. Tu kaka aylarında Safa beye dayak attırırdı.

Zamanı gelince, Adnan beye ilk tekmeyi Safa bey vurdu. Adnan bey kahrından ölecekti: 'Yahu ben onun için neler yaptım, şu permiyi çıkarttım, bu imkânı yarattım, o beni böyle yarı yolda bıraktı!' diyordu..."

Nimet Arzık'ın son satırlarını permi yerine kredi, imkân yerine banka sözcükleriyle kıraat eyle, tekerrür neymiş, sen de benim gibi intikal edersin, ey okur!