Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Askıda insanlık

Radikal · 27 Kasım 2000

Türklerin yolu her yere düşer. Napoli'nin bir kenar mahallesinde, bir mahalle kahvesiydi. Sevgili ve kadim okurum Bilgin Eryüksel'in yolu da o gün, o mahallenin o kahvesine düşmüştü. Arkadaşlarıyla birlikte 'espresso'larını yudumluyor, yabancı ellerde benim de yaptığım gibi meraklı gözlerini ve kulaklarını çevrede gezdiriyorlardı. İçeri bir müşteri girdi. Tezgâha yaklaşıp, damalı beziyle bardakları kurulayan barmene: "Un caffe, un sospeso..." dedi. İki kahve parası verdi, tek kahve içti ve çıkıp gitti. Barmen, tezgâhın üzerindeki çengele, küçük bir kâğıt parçası astı. Az sonra, iki müşteri girdi içeri. Onlar da: "Due caffe, un sospeso!" dediler, üç kahve parası verdiler, iki kahve içip çıktılar. Barmen, 'askı'ya yine bir küçük kağıt parçası astı.

Bizimkiler bir şey anlamamıştı. Birer espresso daha ısmarlayıp, birer sigara daha yaktılar. Bir süre sonra kahveden içeri, havı dökülmüş ceketi ve yorgun papuçlarıyla yoksulluğunu gizleyemeyen bir adam girdi. Tezgâha ilerledi, baktı ve barmene: "Un sospeso, per favore..." dedi. Barmen, bir kahve hazırlayıp koydu önüne yoksul Napolilinin. Adam, dumanı tüten mis kokulu 'espresso'sunu içti ve para ödemeden çıkıp gitti. Barmen ancak o gittikten sonra, askıdaki küçük kâğıt parçalarından birini koparıp aldı, çöpe attı.

Bilgin Eryüksel ve arkadaşları, birbirlerine baktılar. Gözleri yaşarmıştı. Kendi halinde bir Napoli kahvesinde, inanılmaz bir 'insanlık dersi'ne, İtalyan halkının toplumsal terbiyesine, bir sosyal dayanışma örneğine tanık olmuşlardı. Kahve içebilecek parası olanlar, kahve içecek parası olmayanlara, onları rencide etmeyecek; "Sana kahve ısmarlıyorum!" tümcesinde yer alan ve hizmet küçük de olsa, kimliği belirli bir kişiye minnet duygusu uyandıracak bir vicdan yükü taşıtmadan, karınca kararınca yardım ediyorlardı. Bir kahve bedelini çengele asan, pek bir şey kaybetmiyordu. Ama bir kahve bedelini ödeyemeyecek olan, birkaç yudum, sıcacık bir insanlıkla sarmalanıyordu. Kimse kimseye borçlu kalmadan. Salt, iyilik ve paylaşmacılık amacıyla.

Türkiye'de, bizim halkımız verici, cömert ve iyi yüreklidir genelinde. Özellikle parası az olanlar cömerttir. Herkes herkese bir kahve, çay ısmarlar. Ama kime ısmarladığını bilir. Ismarlanan da kimin ısmarladığını. "Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır" sözü boşuna söylenmemiştir. Hatırla, gönülle pek çok iş yapılır Türkiye'de. Çok da kötülük yapılır. Ve iyilik yapanların iyiliği bilinir de, kötülük, en çok kötülüğü yapanlar bilinmez, teşhir edildiklerinde bile teşhis edilemezler çoğu kez. Gizli olması gereken asıl iyilik olmalıyken, kötüler ve kötülükler gizlenir, bilinmezler bizim ellerde.

Kahramanmaraş'ta 14 yaşında, dünya güzeli bir çocuk, Durdu Memir'in apandisit diye açılan bağırsaklarından, Özel Hayat Hastanesi operatörü Dr. Gültekin Yazıcıoğlu, yüzlerce SOLUCAN çıkarmış. Operatör, "Sayısı 500'ü açınca saymayı bıraktık," dediği solucanları, Durdu Memir'in beslendiği 'kirli su ve kirli gıdaya' bağlıyor. Durdu Memir, Güneydoğulu milyonlarca öksüz, yetim ve yoksuldan biri, sevgili okurlar. Solucan hastalığının adı ise, 'Aşçaryadis İleus.' Ama siz ve ben, Durdu'nun gencecik gövdesine giren SOLUCANLARIN adlarını tek tek biliyoruz. Onların her biri, milyonlarca Durdu'nun kursağından kesilen her lokmayı kendi leşkerlerine indiren 'Baba'ların, amcaların, yeğenlerin, Meclis'e girenlerin, Meclis'ten emekli olanların, banka hortumlayanların, ihale ticareti yapanların, tüm Durdu'ların kanını emenlerin adlarını taşıyor. Durdu Memir'in hayatını, doktorlar kurtardı. Ama Durdu Memir, hastaneden çıktıktan sonra yine kirli su içecek ve yine kirli gıda yiyecek. Babası yok ve dokuz kardeşin en küçüğü Durdu. Kurtulan hayatı, öyle ya da böyle sönecek, söndürülecek.

Türkiye'de kahve ikramının adı var. İnsanlık askıda. Solucanlar tarafından asıldı, boğuldu, infaz edildi insanlık.