Roland topor
Radikal · 1 Aralık 2000
"Kötü biten her şey doğrudur."
ROLAND TOPOR
Yarınların anası bugünü doğuran dün, yani Tarih'ten alınacak en temel ders, karşıt gibi görünen uçların nasıl birbirine bağlı ve eşgüdümlü olduğunu öğrenmektir. Geride bıraktığımız yüzyılın düşman kardeşleri Alman Nasyonal Sosyalizmi ile Sovyet Enternasyonal Sosyalizmi, uygulamada tıpatıp aynı yöntemleri benimseyerek tarihin en büyük insan kıyımına yol açmış, ikisi de faşist, ikisi de totaliter rejim örnek-
leridir. SSCB, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve Stalin'in 'babalığı' altında, Almanlara karşı savaşırken en çok şehit veren ülke oldu. Avrupa'dan Afrika'ya, bu savaşta ölen 50 milyon insanın 20 milyonu, SSCB yurttaşıydı. Oysa... Savaşın galiplerinden SSCB, kendi toprakları içerisinde ve kendi elleriyle, Sovyet devriminin başlangıç tarihi 1917 yılından öteye tam 17 milyon yurttaşını 'vatan haini' diye öldürdü, öldürttü. Dahası var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara karşı savaşırken ölen 20 milyon Sovyet vatandaşının yarısına yakını, aslında fırsattan yararlanan Stalin tarafından, kâh Alman casusu, kâh asker kaçağı diye infaz edildiler. Yani SSCB rejimi, düşmanın öldüremediği sayıda insanını, kendi katletti.
Yeni Rusya'nın demokratikleşmeye çalışan devleti, son dokuz yıldır terör kurbanlarının aileleri tarafından açılan 700 bin 'post mortem' itibar iadesi davasında 515 bin kişinin yargısız infaz edildiklerini kabul ederek, 'sicillerini' temizlemiş bulunuyor. SSCB rejimi, yalnızca kendi vatandaşlarını değil, kimi yabancıları da öldürdü. Bu hafta, 1947'de işlenen bir cinayet daha açıklığa kavuştu Rusya'da: 1945 yılında kaybolan İsveç diplomatı Raoul Wallenberg, KGB tarafından kaçırılmış ve iki yıl süren 'sorgu'sundan sonra Lubianka'da öldürülmüştü.
Raoul Wallenberg'in suçu neydi biliyor musunuz? Alman faşizmi sırasında, yaklaşık 100 bin Yahudiyi ölümden kurtarmış olmak. Ve kadere bakın ki, faşistler tarafından değil, faşizm düşmanı komünistler tarafından öldürüldü.
Wallenberg, soylu ve zengin bir İsveç ailesinin oğluydu. İkinci Dünya Savaşı'nın başında İsveç'te yerleşik bir Macar şirketi için çalışırken, Almanların Macaristan'da yaptığı zulmün bilincine vardı. Almanlar, o yıllarda günde 12 bin Macar Yahudisini konsantrasyon kamplarına gönderiyordu. 1944 yılında ve 34 yaşında, Wallenberg bir şeyler yapması gerek-
tiğine karar verdi, Alman işgalindeki Macaristan'a doğru yola çıktı. Cebinde İsveç Kralı'nın, Macaristan Prensi Horty'ye yazdığı bir mektup vardı. Kral, mektupta Budapeşte'deki İsveç Büyükelçiliği İkinci Müsteşarlığı'na atadığı Wallenberg'e, diplomatlık görevi sırasında 'insaniyet namına' yardım edilmesini rica ediyordu. Wallenberg'in görevi, Macar Yahudilerine İsveç pasaportu dağıtmaktı... Genç İsveç diplo-
matı, öylesine canla başla yerine getirdi ki görevini sevgili okurlar, kendisine yardım eden diplomat meslektaşı Per Anger'in tanıklığına bakılırsa 100 bine yakın Yahudiyi, İsveç vatandaşlığına geçirerek kurtardı.
Ancak, 1945 yılında Macaristan'ı Alman çizmesinden 'kurtarmak' üzere Budapeşte'ye giren Kızıl Ordu, Wallenberg'in etkinliklerinden kuşkulandı. Aynı yılın ocak ayında Kızıl Ordu karargâhına çağrılan İsveçli diplomatı bir daha gören olmadı. Diplomatik arabası ve şoförüyle birlikte kayıplara karıştı Wallenberg. Ve Ruslar 53 yıl inkâr ettikleri cinayeti, yeni yüzyılın arifesinde itiraf ettiler.
Faşizmin hiçbir türüne güvenilmez. Ne sağcısına, ne solcusuna, ne de şeriatçısına. Hepsinin anası terör, babası zulümdür.