Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Utanıyorum, utanıyoruz, utanmıyorlar

Radikal · 13 Aralık 2000

Albrecht Dürer'in 'Eller'ini bilir misiniz? Tüm dünyanın 'Dua Eden Eller' diye bildiği ünlü tablonun asıl adıdır. Parmakları büğüm büğüm çarpılmış, damarları fırlamış, yayvan avuçları birbirine kavuşmaya çalışan, iki zavallı eli resimlemiştir Albrecht Dürer ve sanılanın aksine, kendi elleri değildir müthiş bir merhamet duygusu yayan bu beş yüzyıllık tablo.

Dürer ailesinin, 18 çocuğu vardı. Ama bu çocuklardan yalnızca ikisi, Albert ve Albrecht olağanüstü yetenekliydiler; resim sanatına ilgi duyuyorlar ve bir gün ressam olmayı hayal ediyorlardı. Albert ve Albrecht, 18 çocuklu ailenin kendilerine sanat okutamayacağını anladılar. Aralarında kura çekmeye karar verdiler. Kurada kazanan sanat okuluna gidecek, yitiren madende çalışıp onun okumasını sağlayacak; eğitimini bitiren kardeş baba evine dönecek ve kendisini okutanı okutacaktı. Kurayı Albrecht kazandı. Resim okulunu birincilikle bitirdiğinde, büyük bir ressam olacağı anlaşılmıştı. Eve döndü. Dürer ailesi, harika çocuğu onuruna güzel bir yemek masasının çevresinde toplandı. Dönüşüne kaldırılan kadehlerden sonra söz aldı, kendisini resim okuluna gönderen kardeşine teşekkür etti ve: "Şimdi sıra Albert'de. Onun resim okuluna gidebilmesi için çalışmaktan onur duyacağım!" dedi. Masada bir sessizlik oldu. Madenci Albert, hüzünlü gözlerle Albrecht'e baktı: "İmkânsız sevgili kardeşim," diye fısıldadı.

"Seni okutabilmek için madende geçirdiğim yıllarda, parmaklarım defalarca kırıldı. Değil kalem ve fırça tutmak, senin şerefine kaldırdığım şarap kadehini bile zor tutuyorum artık..."

Ressam Albrecht, yıkılmıştı. Kendisi kadar yetenekli olmasına karşın, ressamlık

hayalini onun için feda eden madenci kardeşinin, Albert'in ellerinin resmini yaptı. Ve bu kırık ellerin tablosuyla, dünyanın en büyük ressamları arasına girdi.

Sevgili Tolga İregöz'ün ilettiği bu fedakârlık öyküsü, gerçek midir bilmiyorum. Ama şiirselliğini sizlerle paylaşmak istedim. Fedakârlık, beş yüzyıl sonra yine aynı anlamı taşıyor, aynı yüce duyguları ifade ediyor ve yine olanakları dar, gönlü zengin insanlar tarafından yapılıyor. Paylaşması gerekenlerin asla paylaşmadığı, hiçbir fedakârlıkta bulunmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle Türkiye'de. Yardım ve yararlılık babında en cüceler, en yüce yerlerde oturuyorlar. Şu hale bakın:

Ülkemiz, korkunç bir ekonomik kriz evresinden geçiyor. Tam da maaş ayarlamalarının yapılacağı, çalışanların zam beklediği bir dönemde, ekonomik kriz gerekçe gösterilerek ya da gerçekten ekonomik kriz yüzünden, bırakın maaş artışını, yüzlerce, binlerce insan işten çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya. Ve Türkiye'nin bir TBMM'si var. Çalışa çalışa iki aydan beri kimsenin istemediği, kimsenin içine sindiremediği çarpık bir Af Yasası'nı çıkarmaktan başka varlık gösteremeyen TBMM mensupları, çok yorulmuşlar, Afrika'nın vahşi ormanlarında 'safari'ye çıkıyorlar. Millet, yarın ne yiyeceğim diye düşünürken, onlar devekuşu eti ve yumurtası tadacaklar, kumarhaneleri, lüks otelleri, golf şampiyonalarını şereflendirecekler. İsteyen milletvekillerinin katılacağı muhteşem gezinin hediyesi, 2 bin 650 dolar. Bastıran gidiyor. Bastırdıkları da, zaten bize sormadan cebimizden aldıkları milyarlık maaşlar.

Sizce resme yetenekli olup safariye katılan milletvekillerimiz, dönüşte neyin resmini yapacaklar? Affı alkışlayan cani ellerin mi? Hapiste ölenlerin, bir deri, bir kemik kalan cesetlerinin mi? İşsizlerin, yoksulların boş midelerinin mi? Yoksa seçmenlerin kuş beyinlerini mi resimleyecekler? Ama zaten hiçbirinin iyi ressam olduğunu sanmıyorum. Onlar, olsa olsa Bosch'un 'Utanmazlık' tablosuna model olurlar.

Ben utanıyorum, siz utanıyorsunuz, ama onlar utanmıyorlar.