Aşınanlar ve kaşınanlar
Radikal · 15 Aralık 2000
Türk devleti, yürüyeni sevmez, sevgili okurlar. Ayağa kalkanı gözü tutmaz, yürüyeni sevmez, koşandan iyice çekinir. Çünkü Türk devleti, oturaklı bir devlettir. Zaten devlet adamı diye, oturduğu makamı iyice dolduran, doldurduğu yerden kaldırılamayan adamlara denir. Bu devlet anlayışı, milletin toplumsal belleğindeki saygınlık DNA'sıyla interaktif biçimde gelişmiş ve ister istemez ortak dilimize de yansımıştır. Türkçemiz 'oturaklı adam'a iltifat eder, saygınlık uyandırmak isteyen kişiye: 'Ağır ol da molla desinler' önerisinde bulunur. Ayağa kalkan, yüreyen, koşan, hızlı hareket edenler, denetlemesi zor öğelerdir, sevgili okurlar. Devletçi bir millet olan Türk milleti işte bu yüzden ağırlık ve yavaşlığa yönelik bir saygınlık literatürü geliştirmiş; Türk devleti de yönetim stratejisini halkın durağanlığı üzerine oturtmuş bir devlettir. Devletin çürüyüşünü, yolsuzluğun iyice kökleşmesini sağlayabilmek, çaktırmadan soymak, yemek ve sömürmek için halkın durağan olması, tepki vermemesi birinci koşuldur. Kötü yönetilen ve hiçbir dengesizliğin değişmediği devletler, ancak halkın tepkisizliği sayesinde vardırlar. Devletin durağanlığı, halkın durağanlığına bağlıdır.
Durağan Türkiye devleti, halkın ayaklanıp yürümesini önlemek, sokaklara dökülenleri durdurabilmek için koskoca bir durdurucu ordu kurmuştur. Bu orduya, polis teşkilatı denir. Polis de yetmemiş, çevik kuvvet kurulmuştur. Çünkü devlet her ne kadar durağan olsa da, hareket halindeki tehlikenin ancak hareket halinde izale edilebileceğini bilir.
Ancak yürüyenlerin gözünü korkutmak, yürümekten caydırmak, yürüyüp yürüyeceğine pişman etmek, dövmek, ağzını burnunu kırmak, yerlerde sürüyerek dağıtmakla görevlendirilen durağan devlet hizmetindeki polis ordusu sokaklara dökülüp yürürse ne olur? Devletin yarattığı koruyucu güç, devlete karşı ayaklanmış olur. Türkiye'de resmen bir polis ayaklanması yaşanmıştır. Devlet otoritesinin silahı, devlete karşı çekilmiş bulunmaktadır. Polis amirlerinin polis memurlarına madara olduğu o sahneler, tam anlamıyla ayaklanma ve son kurguda isyan provasıdır. Bir adım ötesi, asker ordusuyla polis ordusunun karşı karşıya getirilmesidir. Ancak, ayaklanan polis: "Ya Allah bismillah, Allahu ekber..." diye yürümüştür. Ya polisin karşısına çıkarılacak asker de polis kardeşlerinin yolunda Allah için yürümeyi, komutanından aldığı emre tercih ederse ne olur? TSK'ya bakarak, sanmıyorum, diyebilirim. Ama durdur emrini uygulasa bile, yoksul bir Türk askerinin "Ya Allah" diye yürüyen yoksul bir Türk polisini vicdan rahatlığıyla durdurabileceğinden ARTIK emin değilim. İşte Türk devleti, yarım yüzyıldır izlediği durağanlık politikası ve hiçbir şeyin değişmemesini sağlamaya çalışmaktan başka etkinlik gösteremeyen oturaklı politikacılarıyla bu noktaya gelmiştir.
Son olaylarda yine bir düğmeye basan aranıyor. Düğmeye basanı arayanlar, yıllardır ilik açanlar. DP iktidarından bu yana her hükümet yalnız ilik açtı bu devlette. Devletin terkisinden biri inip öteki binen askeri sivili, tüm hükümetlerin hepsi bir şeyleri deldiler. Yasaları deldiler, kasaları deldiler, laikliği deldiler, cumhuriyeti deldiler, demokrasiyi deldiler, deldiler, deldiler. O iliklere düğme dikmek, o delikleri düğmeyle kapamak hep millete düştü. Eğitim düzeyi düştü, maaşlar düştü, ahlak, namus, insanlık haysiyeti, hepsi ayaklara, sonunda devlet de ayağa düştü. İşte şimdi, teröristi de düğmeye basıyor, polisi de. Devlet aşınınca, elbette kaşınan olur. Ama kim, nasıl kaşıyacak?
Bu otorite boşluğunu kim dolduracak? Boşluğu yaratanlar mı, yoksa daha önceki boşlukları dolduranlar mı? Yine mi onlar, hala mı onlar? Yazık.