Paranın keyfine limon...
Radikal · 18 Aralık 2000
Beş parmağın beşi bir olmaz derler, doğrudur. Doğada gerçek adalet ve has eşitlik yoktur, olamaz. Zekilerin ve aptalların, ezenlerin ve ezilenlerin her zaman var olacağı dünyamızda varsıllar, yoksullar ve aralarındaki fark hep olacak. Naçiz yazarınız ne varsıllık ne de varsıl düşmanıdır. Çok para ve mal sahibi olmak hiç ilgilendirmedi beni. İlgilenen ve kazananlara da asla haset beslemedim. Çok zengin arkadaşımlarım var. Hepsi eğitimli, üretici insanlardır, paranın gücünü öğrenmek ve incelmek için kullanırlar. Ama Türkiye'deki varsılların hepsi böyle değil ve bir bölümü, kolay ve haksız kazanılan aşırı parayı harcarken, seyredene mide bulantısı verecek kadar düzeysizler. Zenginliğin yordamını öğrenmeden yolunu bulanlar, paranın da bir edebi ve harcamanın adabı olduğunu kavrayamıyorlar. Size dün anlatmaya başladığım düğün alayı, işte böyle bir düzeysizlik, ilkellik ve çapsızlık örneğiydi. Çok varsıl bir aile, Türkiye yerine Fransa'da düğün yapar. Çünkü aynı masraf, Türkiye'de de söz konusu olabilir. Ama... Yaşadığı ve harcadığı parayı kendisine kazandıran ülkesinde, her şeyden önce ona para kazandıran düzeni, onun varlığını, rahatını ve güvenini korumak için kurulan kolluk kuvveti, örneğin polis, bir gecekondunun kirasını veremiyorsa; yarım papuç, delik mintan ve boş mideyle onun düzenine siper ediyorsa göğsünü, hiçbir varsılın varsıllığını böylesine nispet yapar gibi sergilemesi hoş değildir. Üstelik, nefret odağı olmak açısından, tehlikelidir.
Sonradan görme oteller kralı Hayri Yazıcı'nın kızıyla, otoparklar kralı Hasan Şer'in oğlunun düğününde, işte bu yapıldı Paris'te. Türkiye'de milyonlarca insan 150 milyon, 200 milyon TL. maaşla ölmemeye çalışırken; Paris'te iki Türkiyeli aile, 1886 insanın 30 günlük kazancını, üç gecede harcayabildiğini ve 24 yaşında bir tazeye, 1200 kişinin 30 günlük kazancını BİR yüzük olarak takabildiğini gösterdi. Bu harcamaları, göstermeden yapanlar da var. Ama nefret ve kin, gösterilen hedefe kilitlenir. Günümüz Türkiye'sinde varsılların en birinci gailesi, bence gösterişten kaçınmak olmalıdır.
Yazıcı ve Şer'in düğününde, ikinci düzeysizlik, zevksizlik, görgüsüzlük ve edepsizlik Fransız adabına karşı yapıldı. Eğer iki Türk aile, Fransa'da düğün yapıyorsa, Fransızlara özgü bir ortamda bulunmak istiyorlar demektir. Düğünde İbrahim Tatlıses dinlenecekse, Fatih Ürek'le göbek atılacaksa, rakı içilecekse, sürü sepet yollara düşüp Fransa'ya gelmeye, Ledoyen gibi özgün bir Fransız lokantasını kapatmaya gerek yoktur. İşin mantığı tutmaz, rezil olunur. Ve Paris'te, lokantayı kime kiraladıklarını bilmeden kapılarını bir davete açan Ledoyen lokantasına, lokantanın müdüründen teşrifatçısına, aşçısından garsonuna ve neye uğradığını şaşıran Fransız müşterilere rezil olunmuştur.
Plaza Athenee otelinin fazla cılkını çıkaramadılar. Çünkü bu otel, Brunei Sultanı'na satıldığından beri vıcık vıcık Arap kaynıyor, personel böyle düğün alaylarına alışık. Ama ben otelde, düğüne gelen Türk davetlileri daha yakından incelemek fırsatını buldum. Size kimi kadın davetlilerin feleğin çemberinden geçmiş suratlarını buladıkları ağır makyajları, zevksiz giyimlerini anlatamam. Kimi erkeklerin şık olacağım diye büründükleri mafya babası kılıklarını tarif edemem. Bayağılığın, laubaliliğin, hazımsızlığın düzeyini aktaramam. Söz yetmez çünkü.
Kimi suratlardaki yılışık gülüşleri, benim içimden bile parçalamak arzusu yükseldi. Kim bilir hırsızlar ve polislerin içinden neler yapmak geçerdi. Türkiye, hazımsız toklar ve hazmedecek bir lokma bulamayan açlar arasındaki uçurumun eşiğine
böyle ve bu görgüsüzlük yüzünden geldi. Yazık.