Canavar yaratmak
Radikal · 22 Aralık 2000
Üçüncü Napolyon kendisini general rütbesiyle taltif ettiğinde, Marki Gaston Auguste de Gallifet henüz kırk yaşındaydı. Kadınlar çıldırıyorlardı yakışıklı Marki için. Yakışıklı çoktu. Ama General Gallifet yalnız yakışıklı değildi, müthiş bir merak uyandırıyordu cinsi latif nezdinde. 1863 yılında Meksika'da, Puebla savaşı diye adlandırılan er meydanında dışarı uğrayan bağırsaklarını asker şapkasının içinde taşıyarak ambulansa yetişebilmişti. Cerrahların, deşik karnına gümüş bir plaka taktıkları söyleniyordu. Daha doğrusu genç generalin kendisi, meraklı kadınlara böyle diyordu. Gümüşten de olsa maden plaka çakılı bir erkek gövdesinden, elbette müthiş bir erkeklik performansı beklenemezdi. Ve çevresi meraklı kadın dolup taşan Gallifet, geyik muhabbetleri dışında daha çok 'boynuzlanmaktaki ustalığı' ile tanınıyordu. Kendisi de durumu kabullenmişti zaten. Hanımı Markiz Gallifet'yi: "İşte dulum!" diye takdim ederdi. Dulları teselli etmeyi pek seven Fransız erkekleri, Markiz Gallifet'ye kocasızlığını unutturmak için yarışıyorlardı.
General Gaston Auguste de Gallifet, bir sabah subaylarını toplayıp: "Baylar, hepiniz boynuzlusunuz artık! Dün gece Markiz'le ben yattım..." deyiverdi.
Şöyle bir düşünecek olursanız, savaş malulü Gallifet'nin aslında gülünecek bir durumu yok. On yıldır giremediği devlet hapisanelerine, iki gecede güç girebilen Türk devletinin de gülünecek bir durumu yok tabii. Ama işte naçiz yazarınız, hükümet yetkililerinin: "Devlet, gücünü göstermiştir!" diye ilan ettiği hapishane zaferini duyunca, elinde değil, zavallı General Gallifet'yi anımsayıverdi. Soğuk mantık, bazen gaddardır. Ama en acı gerçeklere doğru teşhis, ancak soğuk mantıkla konulabilir.
Türkiye'deki hapishanelere sonunda girebilen devlet, kaç insanı kurban verdi, henüz tam bilinmiyor. Hapishanede örgütlenen kaç zavallı fanatik ölümle buluştu, o da kesin belli değil. Ama niçin ve nasıl bu noktaya gelindiğini anlamak için yanıtlanması gereken, duygulardan arındırılmış iki soru var yalnızca.
Bu devlet, hapishanelerine niçin on yıl sonra ve savaşır gibi girebildi?
Bu ülke niçin böylesine bol fanatik örgüt ve üyesi kaynıyor?
Türkiye'de bir bölüm gençlik, ne ölmek ne de öldürmekten korkuyor. Hem de otuz yıldır. Otuz yıldır, canavarlaştığını fark etmeden canavarlaşan binlerce genç yetiştiriyoruz. Onları analar doğurmuyor. Bu devlet yaratıyor. Adaletsizliğiyle, eşitsizliğiyle, vurguncuya teslimiyetiyle, bir çalanı duvardan duvara vuran, pir çalanı koltuklayan sistemiyle, öldüreni bağışlayıp çimdikleyeni tutan 'Af Yasası' ile, bu devletin beslediği ve sonuçta, kendisini yıkmak üzere her türlü kötülüğü ve kan ittifakını göze alan canavarlar bunlar. Bir Dr. Frankeştayn öyküsü yaşıyor Türkiye; tam otuz yıldır, kendi yaratıklarıyla boğuşuyor. Ve her şey, aslında akıl dışı, mantık dışı çoğalan bir nüfusla başlıyor. Türkiye'nin asıl katilleri, bu katliamların baş mimarları: "Çoğalın, çoğalın, çocuk yapın!" diyen politikacılar. Turgut Özal gibi, Necmettin Erbakan gibi adamlar. Beslenemeyen, yoksul bırakılan, iş verilemeyen, umutlu bir gelecek, mutlu bir yaşam sunulamayan sahipsiz çocuklar, çalışa çabalaya okusalar bile neyi görerek büyüyorlar? Eşitsizliği, haksızlığı ve hırsızlığı. Ailelerinin ve kendilerinin asla ulaşamayacağı bir dünyaya karşı kin duygusuyla büyüyorlar. Sonuç ortada.
Bilmem kaçıncı afla boşaltsalar da yine dolacak Türkiye hapishaneleri. Canilerin yarısı hep dışarıda kalacak ve içeridekiler, dışarıdakilerden daha suçlu
olmayacaklar.