Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Bıkkınlık

Radikal · 23 Aralık 2000

Convention Meydanı'na yine iki kocaman Noel ağacı diktiler bu yıl.

Ama sanki herkes, 21. yüzyılı geçen yıl kutlamış gibi, bu kez meydanın o feylezof alkolikleri bile benimsemediler koca çamları. Boş bira kutuları, renkli çöpler ve ambalaj kâğıtlarıyla süslemediler dallarını. Bu yıl, ıhlamur ve kestane ağaçlarının tepelerinden soyulmaya başlayıp başlamadıklarına bakmadım bile. Oysa anacığımın hayali duruyor hâlâ, meydana bakan pencerelerimin önünde. İncecik elleriyle perdeleri aralayıp: "Ağaçların tepe yaprakları önce dökülmüş. Bu yıl kış yaman olacak..." demişti. Birkaç ay sonra öldü. Ölmeden, bir doğa gerçeğini daha öğretmişti. İçimde bir bıkkınlık. Ne Noel süslemelerini görüyor gözlerim, ne Paris'in şıkır şıkır ışıklarını. Türkiye'ye bakıyorum uzaktan, hüzünle. Uzakta olmasaydım, hüznüm derin bir kedere dönüşürdü, biliyorum. Convention Meydanı'ndaki kestaneci de değişti. Artık önce korkup, sonra sevdiğim, kavuklu Sikh değil. Tek gözü kör bir Hintli kızartıyor kestaneleri.

O da ötekisi gibi kader kurbanı, Hindistan'daki yoksulluktan kaçıp, Fransa'ya sığınmış bir zavallı belli. Polis, arada bir ceza kesiyor, saç bidondan yaptığı mangala el koyuyor, üç gün ortada görünmüyor ve derken, yeni bir mangalla çıkıp geliyor. Ama kestane almıyorum artık. Kör Hintli'nin kestaneleri çürük. Benim Sikh'in bu meydandaki yeri, ona parayla sattığına eminim. Yoksulun yoksulu daha fazla sömürdüğünü öğrendim, buralarda bile.

Aklım fikrim Türkiye'de. Devleti ve düşmanlarını aynı kefeye koyan yazılarım, okurlarımın yarısı tarafından alkışlanırken, diğer yarısı tarafından 'devletçilikle' itham edildi. Ne alkışlar, ne yergiler umurumda. Ama Türkiye'de devletten, hapishanedeki örgütler kadar dışarda kalanların da nefret ettiğini biliyorum artık. Halkın bölündüğünü, kopan parçaların devleti düzeltmek yerine yıkmak istediğini, yapıcı bir öfkeyle değil; yıkıcı kin ve isyanla dolu olduğunu seziyorum. Nasıl mücadele edilmesi gerektiğini bilmeyen bu zavallılar, yaşama ihanet etmekten başka bir başarı gösteremeyecekler, yalnızca ziyan olacak ve ziyan edecekler. Yazık.

Seksen metrekarelik Paris sarayımın içinde, taşınıyorum. Oğlum, kendi evine çıktı. Onun eski odasını, 'iş' mekânım yaptım. 14 yıllık gazetecilik yaşamımda, ilk kez bir bürom olacak. Salondaki kitaplarımı, dosyalarımı odaya taşıyor ve tabii anıları karıştırıyor, anılara karışıyorum. Fotoğraflar, yazılar... İstanbul'da, yatak odasının bir köşesinde yazardım. Bilbao'da mutfakta, el ayak çekildikten sonra. Sonra Paris'teki ilk evim, 30 metrekarelik trenin, yataklı-yemekli vagonunda. Nereden nereye gelmişim! Artık bir çalışma odam var.

Hatıraları taşırken, Cumhuriyet gazetesinin 'Ciddiyet' sayfası için yazdığım yazıları buldum. Ve üçüncü hamur kâğıtlar arasında, bir küçük fıkra: "Sınıf arkadaşıydılar," diye başlamışım yazıya: "Seher, film yıldızı olmak istiyordu büyüyünce. Ahmet yüksek mühendis, Akın diplomat, Savaş doktor, Levent işadamı ve Hakkı politikacı olmak istiyorlardı. Mehmet ise arkadaşlarına bakıp gülüyor: 'Hadi ordan!' diyordu.

Seher, film yıldızı oldu büyüyünce. Ahmet bey yüksek mühendis, Akın bey diplomat, Savaş bey doktor, Levent bey işadamı ve Hakkı bey de politikacı oldular. Mehmet ise hepsine bakıp gülüyor ve: 'Hadi ordan!' diyor hâlâ..."

Naçiz yazarınız, 1978 yılında böyle yazmış, sevgili okurlar.

Mehmet'ler hep var, Türkiye'de. Ama artık, 'Hadi ordan!' diye gülmüyorlar. 'Has...' diyor ve diş biliyor, kin güdüyorlar.