İçerdekiler
Radikal · 24 Aralık 2000
Belki beyaz, belki yeşildi boyası. Belki görkemli, işlemeli ve kubbeliydi, belki de katı dikdörtgen ve sade. Ama nasıl olursa olsun, geniş ve ferah bir yeşilliğe açılan bu demirkapılar, ürkütücü gelmemişti bana. Ak çiçekli manolyaların, çam ve fıstık ağaçlarının süslediği koca göbekli bahçeyi görünce, duyduğum şaşkınlığı bugün bile anımsıyorum. Düşündüğüm gibi bulmadığıma sevinmiştim. Ta bahçenin içindeki binaları görünceye kadar. O güzelim ağaçlığın ortasına kurulmuş kör, sağır ve duygusuz bir katılıkları vardı. Zaman zaman içlerinden yükselen çığlıklar olmasa, dilsiz de diyebilirdiniz. Ama sağırlıkları kesindi. Çünkü o korkunç iniltileri, ancak sağırlar çıkarabilirdi. Beyaz çakıl serilmiş patikalar ayaklarımızın altında gıcırdıyor, bahçede dolaşan zararsız hayaletler soruyorlardı:
"Dışarısı nasıl?" Menzilimizin o kör pencereli ruhsuz yapılardan olmadığını görünce ferahladım. Sağa ve sola açılan merdivenler hep şaşırtmıştır beni. Önümde iki seçenek var gibi gelir. Bir an da olsa, tereddüt ederim.
"Bak babaannen, işte orada!"
Karşımdaki ufak tefek, zayıf kadına bakıyor, anımsamaya çalışıyordum. Çocukluğumun büyük öcüsü, bu mavi gözlü, pembe yanaklı, sevimli ihtiyar mıydı? Benim omzuma gelen bu zavallıdan mı korkuyordum o kadar? Gerçekten bu yaşlı kadın mı rüyalarıma giriyordu, süpürgesinin üstünde uçarak? Mavi gözleri bomboş, tanımadan bakıyordu yüzüme babaannem. Gerçekten deli miydi? Yoksa çok kötü bir insan mı yalnızca? Kötülük neydi? Bir çeşit delilik olamaz mıydı? Nerede başlayıp, nerede bitiyordu bilinç?
"Dışarda ne var?"
Akıl hastanesinde yaşayanların çoğu eceliyle ölmez, biliyor musunuz? En yaygın ölüm biçimi, ya zatürree ile gelendir ya da açlık. Beslenme güdüsünü koruyanlar soğuğu hissetmezlerse zatürreden; yemek isteğini yitirenler ise düpedüz açlıktan ölürler. Benim babaannem Zehra hanım, soğuk bir kış günü zatürreden öldü. Başını bekleyen anneme ve büyük teyzeme bakılırsa, "Yatak ve yorganları parçalayarak, çok çekerek..."
"Dışarısı nasıl?" Dışarısı günlük güneşlik babaanne. Ama güllük gülistanlık değil. Ve ben torunun, senden özür diliyor, artık öcü olmadığını biliyorum. * * *
Yukarıdaki satırları, 1978 yılında yazıp kendime saklamışım. Aslında babaannem, Bakırköy Akıl Hastanesi'nde 1965 yılında öldü. Uzun yıllar 'kötü yürekli' dediğimiz ve ailecek uzak durduğumuz insanın,
ağır bir ruh hastası olduğu ancak 70'li yaşlarında,
evini yakmaya kalkınca anlaşılmıştı. Ancak benim, babaannemin hastalığında Balkan Savaşı'nın, Bulgar işgalinin ve cephelerde yitirilen üç koca ile beş erkek evladın etken olduğunu anlamam için epeyce büyümem, okumam ve öğrenmem gerekti.
Bugün Bakırköy Akıl Hastanesi'nin muhteşem bahçesi duruyor mu, bilmiyorum. Ama hâlâ varsa,
içinde: "Dışarısı nasıl?" diye soran zararsız hayaletler dolaştığına eminim. Dün gece, Türk televizyonlarında hapishanelerden çıkarılan zavallıları görünce, babaannemi anımsadım. Gencecik bir kız, zayıf çehresi, çılgın ve sabit bakışlarıyla: 'Yaşasın hapishanemiz!' diye haykırıyordu umutsuzlukla.
Akıl hastanesine kapatılan hastalar da mapustur. Ama hiçbiri, 'Yaşasın tımarhane!' diye bağırmaz, eminim. Demek ki hapishanede delirmek, daha umutsuz bir acı. Bir gün gelir, onların deliliğinin de temelinde, Güneydoğu'daki savaşı, faili meçhul cinayetleri, kardeş ölülerini, açlığı, yoksulluğu, zoraki göçleri ve haksızlığı ve çileyi buluruz belki.