Umutlarımız ve biz
Radikal · 30 Aralık 2000
Pembe bir zarf çıktı posta kutumdan. Üstünde dört kırmızı gül olan bir zarf. Naçiz yazarınıza çok mektup gelir. Ama bu mektup, bu pembe zarf ve güllerin anlamı, imza dolayısıyla önemliydi benim için. Konya'dan bir polis memuru göndermişti ve mektup: "Yalnız Kalem! Bizleri yalnız bırakma..." diye bitiyordu. Bunda ne gariplik var, diyebilirsiniz. Doğrudur, garip görünmemelidir aslında. Ama işte, toplam 12 mahkemede, yalnız Türk Emniyet güçlerine hakaretten iki ayrı ağır ceza davasıyla yargılanan biri için tuhaf durum sayılır yine de. Ne zaman bir polisten övgü alsam, şaşırıyorum, çünkü davalar aklıma geliyor. Eğitimci bir başkomiser, polis adaylarına ders olarak okutmak üzere bazı yazılarımı istediğinde de çok şaşırmıştım. Hemen yanıt verdim ve başını derde sokmaması için benim yazılarımı okutmasa daha iyi olacağını söyledim.
Zaten davacı devletin amacı bu: Yazanı yıldırmak, okuyanı korkutmak. Ama baskı ters tepiyor. Radikal'in, sattığı gazete sayısının birkaç katı internet okuru var ve okumakla yetinmiyor, beğendikleri yazıları binlerce kişiye gönderiyorlar. Böyle böyle, Edirne'den Artvin'e ve hiç ummadığım kesimlerden okur sahibi oldum. Dünkü sürprizlerden biri de, önceleri 'din düşmanı' ilan ettiği naçiz yazarınıza hayranlık beslemeye başlayan bir imamın mektubu oldu. Bir imam! Düşünebiliyor musunuz, imam bir okurum bile var artık.
Aldığım şaşırtıcı mektupları, özellikle de devleti eleştirdiğim yazılara 'Kaleminize sağlık!' diye yanıt veren yüksek bürokrat ve dini eleştiren yazılarıma, dinci kesimlerden gelen övgüleri koca bir dosyada topladım. Bir çeşit yıl sonu muhasebesi oldu benim için. Külliyesinin önünde hayallere daldım, umutlandım: Küfürlere ve övgülere, yellere ve sellere karşı, bu yıl da bildiğimi okumuş, düşündüğümü yazmıştım. Hakkı Hocam: "Yazının şehvetine kapılma!" diye öğütlemişti, kapılıp gitmiştim. Üslubum sert ve zaman zaman acımasızdı. Ne politikacısı kalmıştı iğnelemediğim, ne askeri, ne polisi, ne de sivili. Yani ben değişmemiştim. Öyleyse bu mektuplar... Acaba Türkiye mi değişiyordu yavaş yavaş? Henüz azınlık, minicik bir azınlık sayılsalar da, gözleri açılıyor ve fikri hür, vicdanı hür bir insan kuşağı mı yetişiyordu yarınlara? Umut etmek istiyorum. Bayağılık kültürüyle cüceleşen bir ülkede, böyle yüce bir umuda ihtiyacımız var.
Radikal muhabiri Esra Kurt nefis bir dilek mesajı göndermiş. Sabah sabah ağlattı beni. Bir gazeteciye, çocuğu olabilecek yaştaki bir meslektaşı: "Bir yazını okumadığımda, suçluluk duyuyorum. Seni okumamayı hem sana saygısızlık, hem de gündemin dışında kalmak sayıyorum. Yazılarından çok şey öğreniyoruz..." derse, ağlamaz mı? Bir ideal gerçekleşti sayılmaz mı?
Esra kız, dün yayımlanan 'Boğaziçi'ne Tahkim' yazıma paralel bir haber de vermiş mesajında. Gökkafes adlı beton ucube, büyük olasılıkla Amerikan Ritz oteller zinciri tarafından işletilecekmiş.
Eğer istihbarat doğrulanır ve Gökkafes otel olursa, işletmeci Amerikalılara benim de kötü bir kehanetim var. Söylemedi demesinler, bu bina uğursuz bir bina. Çünkü, dikkat edin, çelik bir tabut gibi yükseliyor Boğaz'ın tepesinde ve bir lahit mezar gibi düşüyor gölgesi üstümüze. Amerikalılar bilmezler, biz Şamanist alışkanlıklarını sürdüren bir toplumuz. Göktürkler, bu Gökkafesi görselerdi, ödleri kopardı. Örneğin naçiz yazarınızı hiçbir güç, asla o kapılardan içeri sokamaz. Ölümü çağıran bir bina o, çünkü lahit mezar biçiminde. Siz siz olun, otel motel, yeni yüzyılda göğü kafeslemeye çalışan bu çelik tabuttan uzak durun!