Develer ve düğmeler
Radikal · 15 Ocak 2001
'Düğmeye kim bastı' sorunu Türkiye gündemine bir oturdu, pir oturdu. Oturmakla kalmadı, yeni tartışmalar üretti ve bir basın sorusu türedi: "Gazeteci, nifak yaratan bir haberin doğruluğunu kanıtlamak zorunda kalırsa; kaynağını saklamalı mıdır, açıklamalı mıdır?" Genelde kaynağı saklı tutmak kuralına inanıp her ne pahasına olursa olsun bu kuralı uygulamak yanlısı naçiz yazarınız; düğme konusu özelinde yaratılan gündemin yapay olduğunu düşünüyor ve olan bitene çok gülüyor, aziz okurlarım.
Düşünüyorum: Devlet ve devletin işleyişini izlemekle görevli basın, aslında aynı yöntemlerle çalışırlar. Devletin muhbirleri vardır, basının da. Devlet muhbirini açıklar mı? Niye basın açıklasın?
Gülüyorum, çünkü "Düğmeci kim, iğneci kim? Açıkla! Açıklamam..." tartışması bir devekuşu fıkrasını aklıma getiriyor:
Üç erkek devekuşu sahilde piyasaya çıkmışlar, dolaşıyorlarmış. Bir bakmışlar, uzakta üç dişi devekuşu. Peşlerine düşmüşler tabii. Dişi deve kuşları, ürküp kaçmaya başlamış. Erkekler kovalamış, dişiler kaçmış ama aradaki mesafe kapanıyormuş. Dişi devekuşları yakalanacaklarını anlayınca, çaresiz, başlarını kuma gömmüşler. Erkek hemcinsleri kovalamayı bırakıp aranmaya koyulmuş: "Neredeler, neredeler?"
Türkiye bilenin bilmezlikten, bulanın bulmazlıktan geldiği iğneci ve düğmeciyi arayadursun; Fransa'da hukuk, gazeteciliğin evrensel 'haber kaynağı gizlilik' kuralını çiğnedi geçti. Mesleğin geleceği açısından kaygı verici bu gelişmeyi, SİPA Press'in sahibi Gökşin Sipahioğlu'ndan öğrendim ben de.
Fransız televizyon habercisi Claire Chazal, 1996 ve 97 yıllarında kendisinin izni olmadan fotoğraflarını basan Voici dergisine mahkeme açmış ve fotoğrafçıların tespitini ve cezalandırılmasını istemiş. Sorgu yargıcı, dergiyi basan dünyaca ünlü Prisma Presse grubunda arama yapılması kararını almış. Polisler, önce Prisma Presse merkezine yaptıkları bir baskınla fotoğrafların Angeli fotoğraf ajansından alındıklarını, ardından Angeli'ye yaptıkları baskında fotoğrafçıların kimliklerini tespit etmiş. Tabii Prisma Presse ve Angeli Ajansı, derhal karşı dava açarak yapılan baskın ve aramaların, AB İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve Basın Yasası'nın "Her gazeteci mesleğini icra ederken verdiği haberden ötürü tanık olarak dinlenirken, kaynağını ibraz etmemekte özgürdür" kuralına aykırı olduğunu savunmuşlar. Ama kaybetmişler. Paris Temyiz Mahkemesi de kararı onaylamış ve iki basın kuruluşuna yapılan baskının, söz konusu sözleşme ve yasaya aykırı, sorgu yargıcının arama kararının da yasadışı olmadığına hükmetmiş. Fransız yargısı, kararını 'kişilerin özel yaşamını koruma' yasasına dayandırıyor. Basın kuruluşlarının önünde, temyiz kararına karşı yalnızca Avrupa Mahkemesi seçeneği kaldı.
Bu örnekten yola çıkarak ilk akla gelen, Fransa böyle yaparsa Türkiye'de neler olmaz, sorusu tabii. Ancak tuhaf bir gerçek var: Gerçek bir basın ve tam ifade özgürlüğünün olmadığı, bırakın içerdeki gazetecileri, naçiz yazarınız hakkında açılan 12 davadan belli Türkiye'de basın, Fransa'dan daha dişli, daha etkili, daha cesur. Ve magazin dalında olmasa bile yolsuzlukları araştırmak, ortaya çıkarmak konusunda, basın özgürlüğüne sözümona tam sahip Fransız gazeteciliğine epeyce fark atar. Tabii tüm basın değil. Bir avuç temiz gazetecinin, ancak bir kucak okura ulaştırdığı basından söz ediyoruz.
Eğer Türk basınının büyük bölümü ilkeli ve iyi gazetecilik yapsaydı, yolsuzluklar kovuşturulmakla kalmaz, tüm Türkiye değişirdi aslında.