Geç kalan mektup
Radikal · 28 Ocak 2001
Cara Donatella,
Seninle birbirimizi yıllardır tanımıyoruz, ama hemen dost olduk, çünkü anladık. Derhal, anında; aynı madenden döküldüğümüzü, aynı özgür dili konuştuğumuzu ve tüm tabu (hatta tapu!) ve dogmalardan arındırılmış bir bağımsızlık tutkusuna vurgun olduğumuzu anladık. Ne gariptir ki Donatella, halen yaşamımda en çok sevdiğim iki yabancının ikisi de İtalyan ve ikisinin adı aynı harf ile başlıyor, beş aynı harfi içeriyor: D,A,N,E,L. Sen arkadaşım Donatella ve yedi yıldır sırılsıklam âşık olduğum adam, Daniel. Ne saçmalıyor bu kadın, diyeceksin şimdi. Ne yapayım, küçükten beri düşkünümdür sayılara ve harflere. Onlarda bir kutsallık bulurum. Her biri birer işarettir. Fala inanmam, ama sayıların ve harflerin uğuruna inanırım.
Örneğin Fransızlar, iki felaketi mutlaka bir üçüncüsünün izleyeceğine inanırlar. Bu felaketlere felaket değil de, kötülük ya da sınav diyebilirsin.
Sen Donatella, yeni yüzyıla iki sınavla girdin. Önce o minicik parmağın parçalandı, ardından kalbini kırdılar. Bence üçüncü sınavdan önce davran, berbere git, o güzelim sarı saçlarını kestir, acaip bir renge, örneğin patlıcan moruna boyat, yani üçüncü felaketi kendin yarat, bitsin bu iş, saçların nasılsa uzar, sen sağ ben selamet, noktala şu şanssızlık zincirini ve yeniden aç yelkenlerini mutluluğa.
Senin mutlu olmanı çok istiyorum Donatella. Benim indimde, mutluluğu en hak eden insanlardan birisin. Diğeri, senin de benim de canımız, Feryal... Ama bugünkü konumuz sensin. Yaşamın hiç kolay değildi, biliyorum. Zaten çok benziyor acılarımız seninle. Oğullarımızın yetimliği bile, olağan insanları ömür boyu yıkmaya yeterdi. Ama biz yıkılmadık seninle, galiba bu gücü ödedik, ödüyoruz, ödüyorsun.
Eğer havlu atıp İtalya'ya dönmezsen tabii. Üstelik doğum gününde vurdular seni Donatella. Dedikoduya tapan bir ülkede, magazin sunağında kurban edildin. Çünkü özgür sanmıştın onları, özgürce konuşmuştun. Oysa onlar özgür değil, asla olamayacaklar. Çünkü aşağılık duygularına tutsak onlar.
Bak dün başıma ne geldi: Metro istasyonuna indim, haftalık bilet alacağım. Gişede iki erkek memur vardı. Hava soğuktu, kapüşonumu geçirmiştim, içlerinden birisi: "Lütfen başınızı açar mısınız?" dedi. Adamın ayran budalası bakışları önünde, kapüşonumu indirdim, çapkın bir çığlık attı: "Yüzünüz öyle güzel ki, tüm başınızı görmek istedim!" Tam biletin parasını öderken, bir kâğıt kalem uzattı: "Cep telefonunuzu verir misiniz?" dedi, sonra, "Şaka, şaka!" diye geri çekti. "Elbette veririm!" dedim ben oysa ve kâğıt kalemi aldım, üstüne orta parmağı dikilmiş bir yumruk resmi çizip geri uzattım. Senin de iyi bildiğin bu simge üzerine, iki memur birden kahkaha attılar, ben de güldüm ve birbirimize dostça hoşçakal dedik, onlar gişede kaldılar, ben yoluma gittim.
Şöyle bir düşün Donatella, böyle masum bir kur girişimi Türkiye'de yaşanabilir miydi ve benim çizdiğim simgeyle yanıtlansa acaba sonucu ne olurdu? İşte İtalya ile Türkiye arasındaki fark bu Donatella ve ne yazık ki sen, Türkiye'yi ikinci vatan belleyen bir İtalyan'sın.
Kal Donatella. Kırdılar seni biliyorum. Ama kal ve birlikte dövüşelim. Bu ülkede güzel insanlar da var. Seni çok seven insanlar.
Bizim için kal. Her gecenin bir sabahı vardır. Her karanlığın üstüne bir güneş doğar. Sil gözlerinin yaşını, güleceğin günler uzak değil. Beni bekle Donatella. Sana sımsıkı sarılmak için geleceğim.
Ciao, ragazza. Dişini sık ve unutma, alınacak rövanşın var!