Niçin batmaya mahkûmuz?
Radikal · 24 Mart 2001
Sultan Abdülmecit, haznedarına Dolmabahçe Sarayı'nın kaça mal olduğunu sorar. Haznedar,
"3 bin 500 kuruş sultanım!" diye yanıtlar. Abdülmecit'in şaşırdığını görünce ekler: "Sarayın yapımı için harcanan 300 milyon kaymenin (kâğıt para) mürekkebi ve kâğıdı, darphaneye tam 3 bin 500 kuruşa mal oldu!"
Üslup kuşkusuz aynı değil ama, Ethem Eldem'in de 'A History of the Ottoman Bank' kitabına aldığı rivayetin anafikri aşağı yukarı bu ve inanıyorum ki rivayet değil, doğrudur.
Doğruluğunun en sağlam kanıtı, Abdülmecit zamanından bu yana Türk devletinin 'finans' anlayışında aynı yöntemin sürüp gitmesidir. T.C. hükümetlerinin kâğıt paranın 'para' olduğunu anlamaları çok zaman almıştır. Yakın zamana kadar yapılan karşılıksız banknot emisyonlarını düşününüz. Türkiye'de enflasyonun tarihi çok eskilere dayanır. Paranın bir karşılığı, önce altın, sonra döviz olması gerektiği, girdisini ve çıktısını dengelemek zorunluluğu hep 'dışardan' dayatmalarla kabul ettirilmiştir Türkiye yöneticilerine. Ülkemizin artı ve eksileriyle bir ekonomi laboratuvarı kobayı haline geldiği yakın zamanlarda bile, Dolmabahçe Sarayı'nın dış borçlanmayla yapılan finansmanındaki gibi vahim ve gülünç hatalara sık sık düşülmüştür.
Öyküyü bugüne uyarlamaya kalksak; üç buçuk kamu bankasının 30 milyar dolarlık batığını 'sarayın gerçek maliyeti', on üç özel bankanın 15 milyar dolarlık batığını da maliyetin masrafı saymak abes kaçar mı?
Kaçmaz. Çünkü bu on üç özel banka, zaten söz konusu üç buçuk kamu bankasının 'ulufe' kredileriyle satılmış ve kurulmuş; üç buçuk kamu bankası da zaten T.C.'den gelip geçen hükümet ve devletlülerin, yani sırayla tüm partilerin 'aile fotoğrafları'ndaki kişi ve şirketlere dağıttıkları 'ulufe'ler ya da mafyacı yakınlıklar söz konusu olduğunda, ödenen fidyeler ve haraçlar yüzünden batırılmıştır. Üç buçuk kamu bankasına ikinci derecede 'hamili kart' sahibi kişilerin istihdamıyla şişirilen kadrolar, bir kişinin yapacağı işe beş kişiyi yerleştirerek yenen haltlar da, batığın üstüne dikilen tüylerdir. Karga tüyleri tabii. Demem o ki Türkiye'de devlet denilen yoz mekanizma, batık bankaların satış ya da kuruluşunu finanse, batırılmasına müsaade, batığın devlete yüklenmesini kabul ve teşvik etmiş; üç buçuk kamu bankasına da 'batık finansörü' olarak yeri öptürmüştür.
Türkiye'de devlet gemi değildir. Devlet, gemisiyle birlikte batan kaptandır. Benzetmede eksik olan yan, 'onur' katmanıdır. Çünkü devlet, gemiyi batıran ve kurtarıcı sandal bulamadığı için kaçamayan, suçlu kaptandır.
Peki devlet dediğimiz nedir ki? Tabii ki politikacılar. Üstelik iktidar ve muhalefet ayrımı yapılmasına bile gerek yok. Çünkü bugün TBMM'nin çatısı altında olanların hepsi, o iktidarlardan geçtiler ve suça ortak oldular.
İşte bu noktada, Türkiye'de TBMM'ye giren halk temsilcilerini irdelemek gerekir. Şu hale bakınız: Mustafa Bayram, hakkında açılmış 8 uyuşturucu davası, cinayet suçlaması, tarihi eser kaçakçılığı, 3 eşi ve 17 çocuğuyla, kaidesini gere gere Van'ın bağımsız vekili. Baştan aşağı suç ve geri kalmışlığın, ilkelliğin en belirgin örneği bu adam, aşiretinin oylarıyla seçilmiş, ama eninde sonunda Türkiye'yi temsil ediyor. Üstelik yalnız değil: Türkiye'yi Sedat Bucak gibileri, eski katil zanlıları, bazı sicilli hırsızlar da temsil ediyorlar. Ve iktidardaki ve muhalefetteki her parti grubunun içinde benzeri adamlar var. Ve Türkiye, böyle adamların milletvekili olduğu bir demokrasiyle AB'ye girmeye hazırlanıyor, umut ediyor... Vahim ve gülünç değil mi sizce? Şimdi diyebilirsiniz ki, "Evet ama, onlar zaten emir kulu. Kaldır parmak kaldırıyorlar, indir parmak indiriyorlar. Asıl iş hükümet kadrolarında."
İşte bu noktada demokrasi dedikleri rejim, Türkiye'de Abdülmecit zamanından beri HİÇBİR katmanı değiştirmedi. Çünkü nasıl Abdülmecit'in kulları var; hesap soranı ve yanlışına yanlış diyeni, denetleyeni ve itham edeni yok idiyse; günümüz iktidar sahiplerinin de şakşakçıları, yalakacıları var, parti liderine devlet yönetimindeki hataları ve suçları dolayısıyla hesap soracak milletvekili yok. Çünkü o liderler, partilerinde kendilerine kafa tutacak adam barındırmıyorlar.
Ve Mesut Yılmaz, Türkiye'de politikacıları istemeyenlerin vatan haini olduğunu söyledi. Ben böyle politikacıları istemiyorum. İhanete ihanet etmek ihanetse, ben hainim. Ama değilse, hain kim? Demokrasi diye en ilkel adamları milletvekili seçtirerek vatanın geleceğine ihanet edenlere ne denir, acaba?