Savaşsız bir bozgun
Radikal · 13 Nisan 2001
Fransa'da 1992 yılında yayımlanan 'İstanbul 1914-1923' adlı kitap, mükemmel bir tarih araştırması. Başta Stefan Yerasimos, Paul Dumont, Sina Akşin, François Georgeon, Alexandre Jevakoff ve Nora Şeni'den oluşan bir grup tarihçinin uzmanlık alanlarına değgin metinleri hem bilgi kaynağı hem de.. 'Tarih tekerrürden ibarettir!' kuralının yazılı kanıtları. En azından bizim ülkemizde.
Türkçeye de çevrilen kitabın 'Gülmekle Ağlamak Arasında' başlığını taşıyan bölümünde, tarihçi François Georgeon, sanki 20. yüzyılın başındaki değil, 21. yüzyılın başındaki Türkiye'yi tarif ediyor:
1914-20 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da enflasyon inanılmaz boyutlara erişmiş ve zorunlu tüketim mallarına yüzde 1350 oranında bir artışla yansımış. Aynı dönemde Paris ve Londra'da dörde katlanan fiyatlar, İstanbul'da 14'le çarpılmış. Krizden en çok etkilenen kesim, rantiyeler, memurlar ve işçiler olmuş. Memur maaşlarının satın alma gücündeki kayıp oranı yüzde 60 ile yüzde 80 arasındaymış.
Olağan zamanlarda zaten gereksiz sayıda memurin kaynayan İstanbul, savaş dolayısıyla başkente göçen Anadolu memurlarıyla dolup taşmış ve.. kiminin maaşları ödenemez olmuş. Örneğin, İmparatorluğun son 'vezir-i azam'ı Ahmet Vefik Paşa tam iki yıl boyunca aylık alamamış! 1918 basımlı bir karikatür, Osmanlıca Harp Fakirleri ve Fransızca 'Neo-Pauvres' diye adlandırılan müflis memurin takımının simgesi olarak eski vezir-i azam Ahmet Vefik Paşa'yı, etekleri yırtık üniforması içinde, ayağında tahta takunyalar, bir elinde patlak şemsiyesi, diğerinde yarı boş filesiyle çarşıdan dönerken gösteriyor.
Ancak Devlet-i Osmaniye'nin iflası, tüm 'tebaa'nın iflasını ifade etmiyor. Harp fakirleri hızla çoğalırken, aynı hızla yeni bir sınıf çıkıyor ortaya: harp zenginleri. Spekülatörler ve Osmanlı ordusuna mal satanlar, birkaç ayda dev servetlere sahip oluyorlar. Sedat Simavi'nin 1918 basımlı karikatür albümünde, bu yeni zenginler'den biri: 'Harp olmasaydı hayatın nimetlerini asla tadamazdım,' diyor. Sokaktaki adamı çileden çıkaran harp zenginleri, Osmanlı'nın en varsılında görülmemiş bir utanmazlıkla sergiliyor servetini ve vur patlasın çal oynasın harcıyor kolay kazandığı parayı.
Kimlerle harcıyorlar dersiniz?
Rus kadınlarla!
Zamanın Nataşa'larına Nataşa denmiyor, 'Karaço' deniyor. Rusçada 'Karaço' hizmetçi anlamına geliyor ama... Günümüz Nataşa'larıyla aynı hizmeti veriyorlar. Bolşeviklerden kaçan Beyaz Rusların kaynadığı İstanbul'da, mizah basını erkek Rus göçmenlerle ilgili tek bir karikatür yayımlamazken, yeni zenginlerin kolunda gezen ve 'mayolu' Karaço'lar sayfaları dolduruyor, fıkracılara ilham kaynağı oluyor. 1922 yılında yayımlanan bir Aydede dergisinde, öğretmen küçük öğrencisine soruyor: 'Rusya'nın temel ihracat malı nedir?' Öğrenci bir solukta yanıtlıyor: 'Karaço!'
Gördüğünüz gibi sevgili okurlar, bir yüzyıl başından öteki yüzyıl başına Asya'nın 'Garp cephesinde yeni bir şey yok!' Türkiye ve Rusya aynı hamamda terliyor. Ancak... Yirminci yüzyılın başında bir Dünya Savaşı vardı ve Türkiye bu savaşta yenilmiş, ekonomisi yıkılmış ve düşman işgali altındaydı.
Yirmibirinci yüzyıl başında ise, savaş yok, düşman yok, ama bozgun var!
Rusya, ABD'yle girdiği Soğuk Savaş'ta yenildi, rejim değiştirdi, sistem çöktü. Ya Türkiye? Savaş kaybetmeden, rejim değiştirmeden kim yendi Türkiye'yi? Bizi bozguna uğratan düşman nerede?
Kime karşı ilan etsek acaba İkinci Kurtuluş Savaşı'nı?