Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

Ölmek ve ölmek (2)

Radikal · 21 Nisan 2001

Türkiye'nin son yıllarda 'Avrupa görmüş' epeyce sabıkalı yurttaşı oldu ve salt iki örnek vermek gerekirse, Fransa hapishanelerinde yaklaşık iki yıl 'pişirilen' Alaattin Çakıcı ya da İspanya hapishanelerinde geçirdiği altı yıldan sonra Türkiye'de televizyon 'artiz'liğine terfi ettirilen Kenan Kalav tanıklık edebilir ki, Avrupa hapishaneleri cennet değildir. Başka ülkelerdeki mapusluk koşulları hakkında fikir yürütemem ama, uzun yıllar muhabirlik yaptığım İspanya ve Fransa hapishanelerinde mahkûmlara bırakın cenneti, cehennem yaşamı sürdürüldüğünü şahsen gördüm, bildim. Dünkü yazımda belirttiğim gibi İspanya, halen Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı toplu açlık grevlerine aynı nedenlerle sahne oldu, aynı tepkileri gösterdi, hatta Avrupa Komisyonu'na mapuslarını ziyarete izin ve tutuklu isteklerine taviz vermedi, GRAPO örgütü grevcilerinin ölümüne seyirci kaldı. Avrupa basını, İspanya'daki ölümleri de konu etti. Ancak Türkiye'ye bir başka türlü hücum ediyor aynı basın. Neden? Çünkü İspanya'nın mahkûmu hapishaneye kapatana kadar işlettiği tutuklama ve yargı sürecinde, insan haklarının sistematik ihlali yoktu. Olduğu zaman, devlet sorumluları cezalandırdı. Altı yıllık muhabirliğim süresince gerek ETA, gerekse GRAPO tutuklularının pek çok eylemine tanık oldum, ancak devletin polisi tarafından yapılmış tek bir işkence şikâyeti anımsamıyorum. Pankart astı diye sekiz yıla mahkûm edilen ve hüküm giydiğinde reşit bile

olmayan 'terörist' de anımsamıyorum!

Halen F tipi cezaevleri ve tüm eksikliklerine rağmen bu cezaevlerindeki uygulamalar, Fransa ve İspanya'da aynı tür mahkûmlara yönelik uygulamalardan farklı değil! Ancak, Türkiye'nin sabıka dosyası kabarık, her şeyden önce tutuklama sürecinde yapılan kötü muamele, hukuk sürecinde suç ile hüküm arasında korkunç bir orantısızlık, bu orantısızlık sonucu tutukluda yaratılan 'umutsuzluk' var. Kimi daha çocukken içine düştüğü bir yanılgı, suç sayılmaması gereken eylemler yüzünden çarptırıldığı ağır hapis cezaları yüzünden yaşamlarından daha kolay vazgeçiyor ve ölüme daha kolay koşullanıyorlar. İşte Türkiye'nin suçu, pireyi balyozla öldüren yanlış ve gaddar yasaları düzeltmeden infazında inat etmektir. Daha suçluluğu bile kanıtlanmamış sanıkları bazen işkenceden geçirmek ya da yargısız infaz etmektir. Ve böyle bir devlet, tutuklularını 'otel' konforunda bile ağırlasa yine engel olamayacaktır isyanlara ve açlık grevlerine, yine töhmet altında kalacaktır dünya kamuoyu önünde. Çünkü insanını umutsuzluğa yönelten, örgütlerin değirmenine su taşıyan bizzat devlettir.

Eğer Türkiye, İspanya ya da Fransa kadar hukuk devleti olabilseydi bugün F tipi cezaevlerindeki ölüm oruçlarına karşı meşruiyetini savunabilir, haklılığını kabul ettirebilirdi. Hasan Çalışlar adlı okurumun pek güzel ifade ettiği gibi: "Hapishanelerdeki örgüt liderleri, F tipi uygulaması ile cezaevleri içinde kurdukları egemenlik ve iktidar yok olacak diye sürüyor 'askerlerini' ölüme. Örgüt kuramcılarının bu tutumlarıyla Türk hükümetlerinin yıllardır çıkartmadıkları, düzeltmedikleri yasalar; devlet yönetme anlayışındaki inatla, örgüt liderlerinin inatları arasında bir aynılığa işaret etmiyor mu? Açlık grevinde ölenlerden hiçbirinin lider olmaması tuhaf değil mi?"

Elbette tuhaf. Ancak beyni müflis, icraatı müflis siyasal liderlerin hâlâ lider olmasından daha tuhaf değil.