Aşkın kulakları
Milliyet · 29 Nisan 2001
İkinci sınıf kompartımanda beş kişiydiler. Biri hariç, tüm koltuklar doluydu yani. Zaten tren tıka basa doluydu. Adam “Paskalya istifi!” diye içini çekti, içinden. Sanki bütün yıl boyunca “metro-iş-metro-ev” temposundan şikayet edenler kendileri değilmiş gibi, tüm Paris'liler tüm tatillere aynı gün çıkarlar, aynı gün dönerlerdi. O günler uçaklar adam almaz, trenlerde yer bulunmaz, tespih tanesi gibi dizilirdi arabalar kentin giriş çıkışlarına. “Sürü psikolojisi! Davarlar otlamaya gider gibi tatile çıkılıyor” dedi yine içinden. O nefret ederdi sürüsünden de, psikolojisinden de. Ama işte, bu kez Paskalya yortusu dönüşüne denk gelmişti bir kez. Karşısındaki boş koltuğa yoğunlaşarak sakinleşmeye çalıştı.
İstasyon şefinin kalk düdüğüyle aynı anda açıldı kompartıman kapısı. Bir rüya gibi girdi içeri genç kız. Kedi gibi yumuşacık, sessizce. Birden, boşaldı kompartıman. Artık yalnızca o ve o vardı içerde. Adam ve kız.
Deli gibi çarpmaya başladı adamın yüreği. “Ne oluyorum?” diye düşünürken, kız oturdu karşısına. İnanılmaz bir güzellikti. Tanrısal, uçucu, büyülü... Ya da ona öyle geliyordu. Çevresine baktı, ötekileri gördü yeniden, herkes kendine dönüktü, ondan başkası seyretmiyordu genç kızı çünkü.
Demek ki bir o etkilenmişti. Oysa etkilenmemek mümkün değildi. Bal renginde uzun saçları omuzlarına dökülüyordu. Yüzü öylesine masumdu ki, öpülmek için yaratılmış boyasız ve dolgun dudakları sanki utanır gibiydi çekiciliklerinden. “Papatya, kelebek...” diye titredi adam. Genç kız, uzun ince parmaklarıyla bir kitabı karıştırdı, aradığı sayfayı çevirdi ve okumaya daldı. Henüz gözlerini, gözlerinin rengini görmemişti. Ama öylesine tadar gibi bakıyordu ki adam, kız bir süre sonra üzerindeki bakışları hissedip başını kaldırdı, gülümsedi ve yeniden okumaya döndü. Çırpınan yüreği durur gibi oldu adamın. Gözleri başka türlü bir renkti. Hangi renk olduğunu bilmiyordu ama, böyle bir renk yoktu insan doğasında, emindi. O gözlere dalabilmek, ta derinlere inebilmek için yanıp tutuştu birden. Kendi heyecanını kendi anlayamıyordu. Dünkü çocuk değildi, ilk gördüğü güzel kız değildi, kaçın kurasıydı o tam tersine, öyleyse ne oluyordu böyle, bir yabancının karşısında? Yıldırım aşkı dedikleri, bu muydu acaba?
Genç kız dikkat ve sükunetle kitabını okuyordu. Adam ise uçuşa geçmişti iyiden iyiye. “Onunla evleneceğim!” dedi içinden. Paris'te bekleyen Isabelle, uzak bir anıydı artık. Peki ama ya sevgilisi varsa kızın? Ayırırdı. Evliyse? Boşatırdı. Adam, insanlık tarihi kadar eski bir vurgun yemişti ve bu tren onun kaderine gidiyordu. Bu tutkuyla dünyayı kaldırabilirdi! Hayalinde yerinden kalkıp kıza sarıldı, başını omzuna yaslayıp salladı bir bebek gibi itinayla. Ama sarılmadan önce, konuşmak daha uygun olurdu herhalde. Öne eğildi, tam ağzını açacakken aklına geldi: Ne söyleyecekti ki? “Size aşığım, evlenelim,” dese, o deli olmadığını biliyordu da kızı ikna etmek zor olabilirdi. Üstelik, kompartımanda yalnız da değillerdi. Yani “Çok güzelsiniz...” diye klasik bir başlangıç bile tuhaf kaçardı doğrusu.
Sabrın sonu Paris'ti. Trenden inerken harekete geçecekti. Kaç saat oturup öylece seyretti kızı bilmiyordu. Paris TGV'si hızını düşürdü. Eski trenlerin makas sesleriyle Lyon garına girerken iyice yavaşlamıştı. Özel perona yanaştı ve durdu. Genç kız kitabını küçük çantasına koydu, yine bir kelebek gibi havalandı ve kapıya doğru uçtu. Adam da peşinden. Öne geçip, vagondan inmesine yardım etmek isterdi ama yetişemedi, ancak peronda yürürken yaklaşabildi yanına. “Matmazel..” diye başlayan sesi titrekti. “Söyleyeceklerim garip kaçacak ama, öylesine etkilendim ki güzelliğinizden, tabii bu sözleri pek çok kez duymuşsunuzdur, nasıl başlayacağımı bilemiyorum, lütfen beni dinleyin, şu köşede bir kahve içelim mi?” Bir solukta çıkardığı sesler bütünü, kendisine bile anlamsız geliyordu. Ama hiç olmazsa bir şeyler söyleyebilmişti işte. Kız, yanında yürüyen adama doğru dönüp gülümsedi. Karşılaştıklarından beri, ikinci kez gülümsemişti! İçinde çiçekler açtı adamın. “Bilmiyorum bana ne oldu...” diye devam ederken artık ne söylediğini kendi de bilmiyordu. Kız ise hiç bilemeyecekti. Yanında yürüyen adam ağzını açıp kapatıyor, hiç durmadan ağzını açıp kapatıyordu. Bir şeyler anlatıyordu kuşkusuz. Durdu kız. Durdu, küçük valizini yere bıraktı ve ellerini ağzına götürüp dilini çıkardı, sonra dilini sokup kulaklarını işaret etti, sessizce. Sessizce ama, adamın bile anlayabileceği bir dildi bu. Genç kız, duymadığını ve konuşamadığını söylüyordu. Dondu kaldı adam. O da susmuştu artık.
Derken bir genç adam koştu karşıdan, genç kıza sarıldı. Kız da ona. Dudakları ve elleriyle seviştiler. Sessizce. Ve sessizce, sarmaş dolaş ayrıldılar adamın yanından. Adamın kıza bütün söylemek ve duymak istediklerini, artık uzaklaşan iki çift el konuşuyordu aralarında, hiç gürültü etmeden.
