‘Sinek sarayı’
Radikal · 29 Nisan 2001
'Bu romanı solaklara, altı parmaklılara, tek çocuklara, eşcinsellere, uzun kitaplardan canı sıkılanlara, sakarlara, tepegözlere, kekemelere, üç böbreklilere, iyi yüreklilere, harcananlara, harcamaya kıyamayanlara, sevgili Gâvur Kazım ve büyük aşkı Ladiye'ye armağan ediyorum...'
İnsan yaşamında uçurumlara açılan yollar ve baş döndürücü bir hızla alınması gereken dönemeçler vardır. 1990 yılı öyle bir kader yoluydu benim için. Bıçak sırtında ve her dönemeçte arkamdaki bir köprünün daha yıkıldığını bilerek ilerlemeye çalışıyordum. Bilerek diyorum, çünkü ne arkama bakıyordum, ne de ayağımın tökezlemesini bekleyen dipsiz uçuruma. Bir sabah, Madrid'den İstanbul'a kaçtım. İşkenceye dönen bir evliliği kafamda bitirmiş, ama kaçışıma engel olunur diye
bitirdiğimi söylememiştim. Bir elimde en değerli hazinem, oğlumun eli, diğerinde tek bir valiz, onun eşyaları vardı. Ne olacağımız belli değildi.
Paramız yoktu. Yarınımız yoktu. İşim yoktu.
Onu da Madrid'de bırakmıştım. Parça başı, kadrosuz İspanya muhabirliğini...
"Denizin üstünde bir kavis çizen uçak, havalimanına doğru süzülmeye başladı. Marmara'nın yüzü uzaya benzer geceleri.
Derin karanlığında, gemilerin pır pır ışıkları yıldızlanır. Hani bir uçak içinde olduğunu unutsa insan; yeryüzü nerde, gökyüzü nerde, yüryüzünden mi gelip gökyüzüne, ya da tam tersi, demem o ki, kafası karışabilir. Belki gemiler yıldızdır,
yıldızlar da gemi olabilirler..."
İstanbul'da ablamın evine sığındık Gökçe ile. Sevgili Zeynep Göğüş'ün elbiselerini giyiyordum. Dostlarımın cebinden yiyordum. Tek umudum, parça başı çalıştığım gazetede geçinebilecek bir maaşa bağlanmaktı. "Olur," dedi arkadaşım Okay Gönensin. Paris'e atanmam için elinden geleni yaptı. Ama gazetede iç çekişme başlamıştı.
Birileri beni tutuyor diye, ötekiler itiyordu. Kimsenin tavuğuna kış demeden, iki hasım arasına sıkışmıştım. Aylar geçiyor ve beklediğim 'iş' bir türlü verilmiyordu.
Ödünç bir bilgisayarda, 'Sinek Sarayı'nı yazmaya başladım. Hayır, kendi yaşadıklarımı yazmayacaktım. Kendi yaşadıklarını yazanlardan bıkmıştım. Başrolde kadın olmayacaktı. Kadınların kadın gibi yazmalarından bıkmıştım. Erkekti benim anlatıcım ve bir erkeğin gözünden görüyordu hayatı. Belki biraz oğlumdu, ben öldükten sonra İstanbul'da geçmişini aramaya gelen Sinan. Gündüzleri gazeteye gidiyor, belki tayinim çıkmıştır diye umutla bekliyor, kimine yalvarıyor, kimine ağlıyor; umutsuzluğumu inanılmaz bir şefkatle sarmalayan arkadaşlarımla birlikte gazeteden çıkıp İstanbul meyhanelerini
dolaşıyor, eve zilzurna geliyor, uyuyan oğlumu seyrediyor ve sabaha kadar yazmaya oturuyordum ablamın yemek masasına.
İki ay sürdü 'Sinek Sarayı'nın yazımı. Bugün bile o kafayla kurgusunu nasıl hayal ettiğimi, enigma parametrelerini nasıl ördüğümü bilmiyorum. Çaresizlik kanatlandırmıştı diyebilirim.
'Sinek Sarayı', hızlı satılan bir kitap olmadı. Zamana yayıldı uyandırdığı ilgi. Üç kez filmi yapılmak istendi, yapılamadı. Apartıldı, çalıntı filmi yapıldı. Film kötü diye, dava açmadım. Ama sevenler, bir başka türlü sevdiler. Örneğin Fatih Türkmenoğlu, bir yılbaşı gecesi yirmi beş tane alıp tüm dostlarına dağıttığını anlattı, ilk tanıştığımızda. Hiç karşılaşmadığımız Barlas Pehlivan, yıllar sonra romanın güzergâhını tespit etmeye çalıştı fotoğraflarla, Hillside dergisinde. Sinek Sarayı'na pek çok arkadaşımı borçluyum. İkinci dilde basıldığı Fransa'da bile. Türkiye'de Om Yayınları'ndan çıkan beşinci baskısı dün geçti elime. Bir tuhaf oldum. O benim 'kulisteki' çaresizliğimin çocuğuydu. Umudumu taşıyordu. Uçurumları, onu yazarak aştım. İnsan, dostunu düşmanını çabuk tanır. En uzun zamanı kendisini tanımak alır. Ve kendisini tanımanın, gücünü ölçmenin en zor, ama en sağlam yöntemi yazmaktır. Yazmak, benim için artık Sinek Sarayı'nın davamını başarmak.