Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

Despotik sol parti

Radikal · 2 Mayıs 2001

Liberal pazara kenetlenerek küreselleşen dünya ekonomisi, siyasal rejim olarak demokrasiyi benimseyen hiçbir ülkede Marksizm türevi sol partilere hayat hakkı tanımıyor. İstesek de istemesek de durum bu ve 'sol mantık' artık siyasal ve ekonomik bir amaç değil; sosyal bir ahlak aracı. Bir toplumsal yaklaşım farklılığı. Ancak dünyada, 'sol'u adında bırakıp tadında liberalleşen partilerin bile radikal günlerinden kalma bir alışkanlıkları var: Liderlerine 'genel sekreter' diyorlar. Başkan değil, genel sekreter seçiyorlar. İspanya'da da bu böyle, Fransa, İtalya ve daha bilmem nerede de.

Başkanlık, patronluğu akla getiriyor çünkü. Bir zamanlar patronlara karşı emekçilerin hakkını arayan partilerin, genetik alerjisi var başkan lafına. Bir sosya-

list ya da sosyal demokrat lider, devlet ve hükümet başkanı seçildiğinde 'başkan' oluyor, ama partinin başındayken genel sekreter kalıyor. Başkanlık, sağ partilere özgü. Bizde ise tüm partilerin lideri, başkan. Muhalefete düştüğü zamanlar da altında bir başkanlık koltuğu bulunsun, memesi şişmesin diye herhalde.

Fransa'da Mitterrand'ın 14 yıllık cumhurbaşkanlığı süresince Sosyalist Parti dört ayrı genel sekreter gördü. İki genel seçimi kazanan Sosyalist Parti'den yalnızca bir genel sekreter başbakan oldu, derhal parti liderliğini bıraktı. Sağcı Cumhurbaşkanı Chirac döneminde, başbakanlık koltuğuna yine Sosyalist Parti Genel Sekreteri Lionel Jospin oturdu. Başbakanlıkla parti liderliğini pekâlâ birlikte yürütülebilirdi. Hiçbir yasal engel yoktu. Ama Jospin de genel sekreterlikten ayrıldı ve kurultayda, oyunu François Hollande için kullandı, yeni genel sekreteri o da tüm üyeler gibi ayakta alkışladı. Şimdi diyeceksiniz ki, onlar sosyalist. Bizim partilerde 'sol' lafının arkasında sosyalist mosyalist yok. Üstelik 'Ermenisel' düşmanımız Fransa, elbette bizim sağı solu belli olmayan demokrasimize örnek oluşturmaz. Bizim demokratik solumuzun ördeği, pardon örneği ancak GEÇMİŞTE, üstelik üçüncü dünya ülkelerinin geçmişinde bulunabilir: Romanya'nın yakın tarihinde mesela.

Son kurultayda, mevta demirperde cumhuriyetlerinin demirpençe disipliniyle Despotik Solo Parti'miz DSP'ye YİNE genel başkan seçilen bay ve bayan Çavuşesku kopyalarını candan kutluyorum! Candan kutluyorum, çünkü radikal sol politika tarihini tinsel değil tensel anlamda bire bir canlandırıyorlar ve bizlere muhteşem bir belgesel sunuyorlar. Umarım filmin sonunda, kopyaların sonu asıllarınki gibi olmaz.

Hani yabancı prodüksiyon olsa, 'üçüncü dünya despotizmi' diye gülüp geçeceğim. Ama gülemiyorum. Çünkü film yerli film ve bizim hayatımızda oynatılıyor. Tüyler ürpertici bir maskaralık seyrediyoruz. Belgesel, 'Ecevit And Ecevit' diye başlıyor, 'Ecevit End Ecevit' diye bitiyor. Bitti de, oynayanlar bilmiyor. Zaten en acınacak durumda olanlar, mezara kadar başkan seçilenler değil. Onlar despot. Asıl aşağılayarak acınacaklar, despotları baştacı edenler. Onlar, kul. Emirsiz emir kulları. Partizan amigolar. Çavuşeskuların da son demlerinde bile amigoları vardı. Ama yığınlara karşı, bir işe yaramadılar.

Bu satırlarda Sema Pişkinsüt'ü saygıyla

selamlıyor ve despotizmin yumruklarına karşı gösterdiği demokratik cesareti alkışlıyorum.

Böyle bir faşizan kuruluşta, tek cesur insanın kadın olmasından ayrıca gurur duyuyorum. Kendisine oy veren seksen ar sahibini de kutluyorum.

Erler utansın.