De Madrid al cielo
Radikal · 5 Mayıs 2001
Eski bir sevgiliye aşk mektubu yazmak zordur. Zordur sevdanın sürdüğünü anlatmak, yıllarınızı ve günlerinizi paylaşmış olana. Bütün güzel sözler söylenmiş, bütün övgüler eskitilmiştir. Yenilerini bulmak kolay değildir o sözlerin. Heyecan, sözcüklerin değil, muhatabın değiştirilmesiyle yeniden gelir ancak. Muhatabı sık sık değiştirmek bile, bir süre sonra çare değildir. Çünkü heyecanlar da eskir. Ve aşk mektubu yazan kişi, öğrencileri değişen bir öğretmen gibi, her mutahap değişikliğinde aynı müfredatı okutmanın sıkıntısına düşer. Heyecan heyecan olmaktan çıkar, aşk yöntemleri profesyonelleşir.
Bu teşhis, elbette 'anımsayan' insan için geçerlidir, sevgili okurlar. Ben anımsamam. Hiç eskimeyen duygularımı, bitmeyen heyecanımı, her gün her şeyi yeniden keşfetmeye, yani belleksizliğime borçluyum.
Sevgilim Madrid'e birkaç yıl aradan sonra yeniden kavuştuğum gün, sanki onu ilk kez görüyormuş gibiydim. Hiç sahtekârlık yapmama gerek kalmadan, bol bol kayboldum. Bir güzel kentin kollarında kaybolmak hoştur, inanın. Örneğin gazeteci arkadaşlarımı -Madrid'i biliyorum ya- Recoletos Bulvarı üzerinde çok sevdiğim Aynalı Kahve, El Espejo'ya götürmek istedim. El Espejo, Beyoğlu üzerindeki Lebon Kahvesi 1930'lu yıllarda nasılsa, öyle bir yerdir. Aslında çok akıllı insanlar olan Fransız ve Alman dostlarımı, yarım aklımın peşine takıp yürütmeye başladım. Yürüdük, yürüdük... El Espejo Kahvesi yerine, Atocha İstasyonu'na vardık. Doğru yolda, ancak ters istikametteymişiz, 'mişim' daha doğrusu.
Franko mimarisinin görkemi ve İspanya'nın bir kraliyet olduğunu anımsatmak için kızıl duvarları üzerinde yükselen Atocha'yı karşımızda bulunca, arkadaşlarım gülmeye başladılar. Epeyce bozulmuştum. Beni teselli etmek için, 'Haydi girip, istasyonu gezelim' dediler. Atocha Garı'nı ben de bilmiyordum.
Tarihin çağdaş teknolojiyle nişanlandığı istasyonun kapıları, bir büyük cennet bahçesi gibi açıldı önümüzde. İçeride dev ağaçları her türlü egzotik bitkileriyle olağanüstü güzellikte bir sera vardı. İnsanlar, sanki bir istasyonda değil, parkta oturuyorlarmış gibi o bahçeye yayılmışlar, kitaplarını okuyorlar, geziniyorlardı kendilerini güneye götürecek trenleri beklerken. Seranın üstüne bir köprü kurulmuş, köprünün üstüne manzarası dev palmiyeler ve çiçek bahçesine açılan bir tahta köşk yapılmıştı. Bir lokantaydı, Semerkant'ın büyülü adını taşıyordu. Buraya yalnız yolculuklarına başlamak için değil, yolculukları hayal etmek için geliniyordu. Ömrümün en güzel saatlerinden birkaç tanesini o gün, Atocha İstasyonu'ndaki serayı seyreyleyerek, 'Samarkanda' Köşkü'nde geçirdim.
Arkadaşlarım, Madrid'de benimle birlikte kaybolmaya bayılmışlardı. 'Haydi yine şaşır yolunu,' dediler, yine düştüler peşime. Karnımız acıkmıştı. Plaza Mayor'da nefis bir Segovya mutfağı 'biliyordum'. Plaza Mayor, Madrid'in en eski, dört bir yanı ortaçağ evleriyle çevrili meydanıdır. Küçük kahveleri, zanaatçı dükkânları, pul ve para koleksiyoncuları burada iş tutarlar. Bizim Segovanya mutfağını araya araya.. tabii ki bulamadık. Durup dururken karşımıza, Jambon Müzesi 'Museo del Jamon' çıkmasın mı? Yalnız İspanya'ya özgü yarı vahşi yarı evcil, 'kara domuz' denilen sevimli yaratığın muhteşem butlarından yapılan 'jabugo' jambonlarını, önce Valdapenas, ardından Rioja şarabı eşliğinde ve ayakçı tezgâhında gövdeye indirmeye başladık. Tavanlara, duvarlara sıra sıra asılan jambon butlarıyla, en sevdiğim dekorlardan birisiydi Jambon Müzesi. Ancak, benim bildiğim Museo del Jamon, burada değildi. Ama ne önemi var?
Kavuşmaktan mutluydum, Madridime. Bu kentte insanın ayakları yerdedir, ama başı, mutluluktan göğe erebilir. Onun için icat edilmiştir, 'de Madrid al cielo' deyimi. Bir gün yolunuz Madrid'e düşerse, siz de benim gibi kaybolun o güzelim kentte.
Belki de mutluluk treniniz, Atocha İstasyonu'ndan geçiyor ve durup beklemeniz yetiyordur. O renle, 'uçulabilir'.