Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

Pandispanya

Radikal · 6 Mayıs 2001

Boyuna kesilmiş yarım konserve kutusu gibi, teneke bir hangarda ilkokula başladım ben. Ortaya kurulu boynu bükük sobaya rağmen kışın donar, yazın pişerdik. Ana babalar pek bir söyleniyor, oysa biz çocuklar bayılıyorduk yuvarlacık portatif okulumuza. Sanırım ya ordu tarafından terk edilmiş bir depoydu, ya da Marshall yardımıyla geçici olarak kurulmuştu. Aynı Mister Marshall, beslenme saatinde de turuncu renkli bir peynir ve süttozu olarak çıkıyordu karşımıza. En yoksulumuzdan en zenginimize, ikisinin tadından da nefret ederdik. Delik kuruşlardan oluşan harçlıklarımızı okul kapısında tezgâh kuran kozhelvacı pandispanyacı ve simitçi üçgeninde pay ediyorduk.

Oyumu her zaman simit ve kâğıthelvasından

yana kullanmışımdır. Ama 'pandispanya' adı pek hoşuma giderdi. Anyalı, Konyalı sözcüklere oldum olası meraklıyımdır. Bu merak yüzünden ömrümün, Hanya ile Konya arasında dolmuş yapmakla geçtiği söylenebilir.

Bugün Cumhurbaşkanlığı Köşkü olan Tarabya yalısının duvarları, ayrılıklar kadar uzun, yasaklar kadar yüksektir. Bir zamanlar sarı soğuktu renkleri. Acımasız demir kapıları, mini mini kızların 'pazarsız' yatılı hıçkırıkları üstüne kapanırdı. Parmaklıkların önünde nöbet tutan kozhelvacı, simitçi ve pandispanyacı, dekoru değişen bir tiyatronun perdecisi gibiydiler. Bu kapı yoldaşlığı, Harbiye'deki kasvetli lisenin, hatta İstanbul Üniversitesi'nin bin yıllık girişinde de sürdü gitti. Hep kozhelvası ve simit yedim, Rumca olduğunu sandığım pandispanyalara ise tınısını severek uzaktan baktım.

Yüzyıllar geçti aradan. İspanya'ya yerleştikten sonra bir gün, Toledo'da bir pastanede ne görsem beğenirsiniz? Sıra sıra pandispanyalar!

Kafamda bir şimşek çaktı, tabak gibi açık olan gerçeği otuz yıl sonra anladım. 'Pan' sözcüğü ekmek demek İspanyolcada. Bu kek benzeri kurabiyeyi, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'na göçen İspanyol Yahudileri kazandırmış mutfak dilimize. Pandispanyanın aslı 'Pan di Hispania' idi: İspanyol ekmeği, özlemin tadı. İspanyol Yahudilerinin dilimize kattığı böyle pek çok sözcük var: Papel, tokoz, masa, palavra, tapon, bunlardan yalnızca birkaçı. Ama Hispania'ya 'Espan(y)a' deniyor artık. Pandispanyanın gerçek adı ise Magdelena.

Toledo'daki pastanede o gün, o pandispanyaları eteğime doldurup çocukluğumu yutar gibi yedim, yedim, yedim.

İspanya'ya geleli yıllar oldu ve ne kadar çabuk geçti zaman. bu ülkenin geleneklerini, göreneklerini, özelliklerini; zayıflık ve gücünü iyice biliyorum sayılır. Afrika kıyılarındaki Ceuta ve Melilla illeriyle birlikte, sayıları 19'u bulan özerk bölgeleri İspanya'nın 19 değişik çehresini oluşturuyor. İspanya halkının varlığı, anayasada yazılı. 19 değişik halk olmak, İspanyol ulusunun bütünlüğüne gölge düşürmüyor. Madrid Ulusal Meclisi'nde bu hakları tam 33 siyasal parti ve kuruluş temsil etmekte. Birbirlerini iki, üç partili parlamentodan daha çok yemediklerine inanabilir misiniz?

İspanya'yı sevdim ben. Andaluzya'ya 'Endülüs', Granada'ya

'Gırnata', Cordoba'ya 'Kurdaba' demedim. İstanbul'a Konstantinopolis denmesi nasıl bizim hoşumuza gitmiyorsa, beş yüz yıldır İspanyol olan toprakları, onlardan önceki adlarıyla ünlemenin yakışık almayacağını düşündüm.

İspanya'ya uzun süre uluslararası düzeyde damgasını vuran Andaluz kültürü, boğa güreşleri, flemenkosu ve Lorca'sıyla çok ünlü ve çok sayıda yazar tarafından anlatıldı. Ünlü ozanımız Yahya Kemal, bir zamanlar Türkiye'nin İspanya Büyükelçisi'ydi. Yahya Kemal'in Türkiye'ye 'zil, şal ve gül' ile yansıttığı(!), tarihin en kanlı kardeş kavgası, İspanya İç Savaşı hakkında bugüne değin tüm dünyada yayımlanan kitap sayısı, 19 bin 983'ü buluyor.

Oysa İspanya yalnız flemenko ve boğa güreşi ve iç savaş değil. Günümüz İspanyol aydınları bu yerleşik ve kesik imgelemeye oldukça sinirleniyorlar. Haksız da sayılmazlar. Ben bu kitapta öteki İspanya'yı, kırmızı ve siyahın ötesini anlattığımı sanıyorum. Geriye dönüp bakınca, konserve kutusu okullardan bu yana çok yol almışız gibi geliyor. O teneke dersliği paylaştığım arkadaşların kimi doktor, kimi diplomat oldu. Kimisi mühendis çıkmak üzereydi ki, bir gece üniformalılar aldı götürdü, bir daha geri dönmedi. Kimi insanımız, Hâkkari'den Muş'tan, yoksunluk ve eğitimsizlikten çıkıp Almanya'lara, Hollanda'lara yerleşti. Kendisi ziyan oldu, kan kustu belki. Ama birçoğunun oğlu kızı okudu, adam oldu. Berlin Camii'nde takunya takırdatmakla yetinenler de var elbet. Ama Türkiye'deki benzerleriyle birlikte onlar, çok kalabalık da olsalar, asla öncü çıkamayıp, hep artçı kalacaklar. Atatürk'ten beri Türkiye, ne yazık ki bu ışıksız yığınların yörüngesine girip, çok geriye gitti.