Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

İspanya sadece boğa güreşi mi?

Radikal · 13 Mayıs 2001

Ünlü Clemenceau kavşağından sağa döndünüz mü, karşılıklı iki saray: Grand Palais, Petit Palais. İkincisinin merdivenlerinde birer başlı iki kuyruk. İspanya sergisini görmek için sağ kuyruğa, Portekiz sergisi için sol kuyruğa girmek gerekiyor.

Paris kenti, Avrupa Topluluğu'nun taze üyelerini Fransızlara tanıtmak için bir aydır Petit Palais'nin büyük salonlarını bu iki ülkenin resim sanatına açmış bulunuyor.

Bu olağanüstü sergi dolayısıyla İspanya, haftalardır sevinçli bir çocuk gibi yerinde duramamakta. Sergi 'olayı' ile ilgili olarak İspanyol basınında yer alan yazılardan başka, Fransız gazetelerine de sayfa sayfa ilanlar veriyor Madrid hükümeti.

İspanya'da yalnız boğa güreşi yapılmaz, başlığı atılan ilanlara da özetle,

"İnanılmaz gibi görünse de İspanya'nın resim konusunda dünyanın en önde gelen müzeleri arasında yer aldığı, bu koleksiyonlardaki eşsiz yapıtların, resim sanatını da en az boğa güreşleri kadar sevmeyi haklı kıldığı" belirtiliyor alaycı bir dille.

İspanyol aydınları, ülkelerinin üstündeki bu silinmez 'boğa güreşi' damgasından biraz rahatsız. Bir benzetme yapmak gerekirse, Batı'da Türklerin hâlâ fesli kavuklu diye tanınması, herhangi bir eleştiricilikle ilgisi olmayan folklorik yanına rağmen bizim nasıl sinirimize dokunuyorsa; İspanyol aydınlarının da İspanya denince 'boğa güreşi ve flamenco' kavramlarının temcit pilavı gibi sofraya sürülmesinden canları sıkılıyor. Ve Avrupa Topluluğu'na üye olduklarından beri ele güne karşı başka marifetlerini de ön plana çıkarmak kaygısındalar.

Hemingway'in, Orson Welles'in boğa güreşi merakını anlamıyor değiliz. Ama İspanya'nın flamenco ve boğa güreşinden ibaret olmadığını anımsamak için Paris'teki sergiyi dolduran adlara bakmak yetiyor: Valesques, Goya, Juan Gris, Picasso, Miro, Dali...

Ya İspanyol dili, daha mı az güçlü? Federico Garcia Lorca'ya kulak verelim hele. Bakın neler söylüyor 'Esmer Şarkı'sında: Yitirirdim kendimi, Esmer ülken için Maria del Carmen/Yitirirdim kendimi, Kimsesiz gözlerinde, Tuşlarında dolaşarak, Sessiz ağzının/Bitmeyen öpücüğünle, esmer olurdu hava, Ürperirdi yüzünün, ayva tüyleri/Yitirirdim kendimi, Esmer ülken için, Maria del Carmen.

Tarihte işgal ettiği yabancı toprakların yerel dillerini silip süpüren tek dil, İspanyolca. Güney Amerika'yı içine alan o koskoca imparatorluktan geriye, kala kala İberik yarımadası kalmış, ama Güney Amerika'daki eski sömürgelerin hepsi İspanyolca konuşuyor anadil diye. Bunu ne İngilizler yapabilmiş denizaşırı sömürgelerinde ne Fransızlar ne de başkaları...

İspanyollar, geçtikleri tüm topraklarda kendi kültürlerini 'yedek' değil, 'ana' kültür olarak kabul ettirmeyi başarmışlar, ama çok kan dökerek, ama korkunç bir vahşetle... Bu da onların bir özelliği. Boğa güreşlerinin İspanyollara özgü olması boşuna değil.

Carmen'in ülkesi gerçekten kan ve gül. Garip olan, İspanya'yı böylesine imgeleyen bir başyapıt niteliğindeki 'Carmen'in öyküsünü de, bestesini de yapanların Fransız oluşları.

Paris'teki İspanya sergisi gibi.