Aşk değirmeni
Milliyet · 27 Mayıs 2001
Aşkın karşılığı sevgi değildir. Sevda olabilir. Ama bencileyin, aşık olmakla sevdalanmak arasında da bir beden farkı vardır. Sevginin orta boylusuna sevda denir, zaten bir-iki yıkanışta sevgiye çeker. Aşk ise, sevgiden ve sevdadan sonra gelen tutkudur. Adamın ve kadının kalıbına göre biçilen bir duygu selidir. “Small”u olmaz, “medium”u yoktur, battal boyu çok makbuldür, vasat insana bol gelir, az kişinin üstüne cuk oturur. Özel beyinlerin, özel yüreklerin ve özel bedenlerin harcıdır.
Bir aşk düşününüz ki, erkek aslında eşcinsel olsun; ama yeryüzüne suretini yansıtan aynayı bir kadın tutsun ve erkek ona rastlayınca cinsel tercihini belleğinin derin dondurucusuna gömüp tam kırk iki yıl kadının yastığına baş koysun. Dünya sanat tarihini etkilemiş ressamlar bu aşkın resimlerini yapsınlar, ozanlar şiirlerini, yazarlar öyküsünü yazsınlar. Derken kadın ölsün. Erkek yeniden ilk tercihine, eşcinselliğe dönsün. Yaşlı gönlünü genç oğlanların deli kanında tazelesin. Doğanın yasası gereği, o da ölsün bir gün. Ve hayatındaki tek kadının yanıbaşına, cenazesiyle dönsün.
Dünyada iki insan sırtında, hem de çok şık taşıdı böyle battal boy bir aşkı: Elsa Triolet ve Louis Aragon.
Elsa, 1896'da Moskova'da Ella Iurevna Kagan olarak doğmuştu. Letonyalı bir Yahudiydi. On beş yaşında, Mayakovski'yle tanıştı. İç mimari okudu. 1915 yılında, Mayakovski'yi kız kardeşi Lili ve kız kardeşinin kocası Ossip Brik'e takdim etti. Battal boy aşk, galiba Kagan'larda aile geleneğiydi. Mayakovski, Lili'ye çılgınlar gibi tutulacak ve Ossip Brik'in anlayışlı bakışları altında garip, üçlü, yakıcı bir aşk yaşanacaktı. Ama bu, başka bir anlatının konusu.
Elsa, 1917 devriminden bir yıl sonra Moskova'da görevli Fransız subayı Andre Triolet ile evlendi. Düğün Paris'te yapıldı ve evlilik iki yıl sürdü yalnızca. Elsa Triolet; Paris, Tahiti, Londra derken Berlin'de Lili'sine, arkadaşları Brik, Çolovski, Jacobson ve Mayakovski'ye kavuştu. Çolovski, 1923'te Elsa'nın mektuplarını içeren “Hayvanat Bahçesi” romanını yayımladı. Gorki'yle tanışan Elsa, ustanın teşvikiyle yazmaya başladı. Paris'e yerleşti.
Ve bir gün... La Coupole lokantasının barında, Louis Aragon ile göz göze geldi. Aragon, Elsa'da; Elsa, Aragon'da eridi. Birbirlerine bakarken kendilerini görüyorlardı belki. Boşuna yazmadı herhalde Aragon, “Elsa'nın gözleri...” şiirini.
Aranızda, “Kim ola ki bunlar?” diyenleriniz olabilir. Bağışlayın. Türkiye'de geniş genelin, göbek çukuruna bakmaktan dünya ebediyatını ıskaladığını zaman zaman unutuyorum. Yirminci yüzyılın en büyük ozanlarından Aragon'u bilmiyorsanız, yapabileceğim pek bir şey yok. Dada ve sürrealizm sanat akımları da bir şey ifade etmiyorsa sizin için, en iyisi bu yazıyı okumayı kesin!
1939'da evlenen Elsa Triolet-Louis Aragon aşkı artık bir efsaneydi. Paris'in otel köşelerinde yaşanan bir efsane. Merkez, Montparnasse'daki Istria oteliydi. O sıralar hemen tüm yazar ve çizerler otellerde yaşıyorlardı. Paris'in küçük otelleri, enteldi. 1951 yılında Aragon, sevgili “öksüzü, köksüzü, yabancı”sı Elsa'ya “küçük bir Fransa köşesi” armağan etmek, bir ev vermek istedi. Varsıl dostları fotoğrafçı Cartier Bresson'dan altı hektarlık bir ormanın içinde, eski bir su değirmeni satın aldı. “Kızıl Cephe” gibi şüirler, komünist ozana epeyce para kazandırmıştı. Değirmeni, iç mimar Elsa döşedi. Picasso, Fernand Leger, Pablo Neruda, Paul Elouard, Francois Nourrissier, Jean Richard Bloch, değirmenin sürekli konuklarıydı. Hatta Abidin Dino ve Nazım Hikmet de geçtiler değirmenden.
16 Haziran 1970 günü, Elsa ayna gözlerini kapadı dünyaya. “Kızıl At”ın sayfalarına yazdığı gibi, değirmenin bahçesine gömüldü. On iki yıl sonra Aragon da geldi yanına. İki aşık, özel bir yasayla o bahçede yatıyorlar artık.
Ünlü değirmenin içinde, zaman Elsa'nın öldüğü gün durmuş gibi. Aragon'un mor kravatı bir etajerin üstüne atılmış. Kravatın yanında Pablo Neruda'nın onlar için düzenlediği fantezi bir aşk mönüsü var. Dışarda ise Rostropovitch'in, Elsa bahçeye gömülürken çaldığı Bach müziği ve Elsa'nın onca sevdiği bülbül sesleri duyuluyor hâla.
Değirmenin sahipleri, konukları, hepsi öldüler. Ama ölümsüzleri ölümlülerden ayıran çizgide, hepsi diriler. Çünkü hepsini tanıyor dünya. Dünya döndükçe unutulmayacaklar.
