Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

Adetinizi göreceksiniz

Radikal · 30 Mayıs 2001

Türk yazın tarihinde Leyla Hanım diye anılan iki Leyla vardır ki, ilki 1848'de öldüğü için salt 'hanım' kalmış, diğeri 1936'ya değin yaşayıp Saz soyadını almıştır. Anlatacağım öykü doğru mu eğri mi, dedikodudan mı ibarettir yoksa yakıştırma mıdır, emin değilim. Bizi yetiştiren bir başka Leyla hanımın, nur içinde yatsın, Notre Dame de Sion'daki Türkçe ebediyat öğretmenimin yalancısıyım, çünkü ondan dinlemiştim. Öykünün özü, içki üstüne şiirleriyle ünlü ve keyif erbabı birinci Leyla hanıma daha uygun düşmekle birlikte, taşı gediğine koyan Abdülhak Hamit Tarhan olduğuna göre, çağdaşı Leyla Saz'ın başından geçmiş bir olaydı.

Hicazkâr makamında söylenen: 'Mani oluyor halimi takrire hicabım' tümcesi sizin için bir anlam ifade ediyorsa eğer, bilin ki bu güzel şarkının bestecisidir Leyla Saz.

Bitmez tükenmez bir ağıt, evrenizde 'Makber'

adıyla anıldıysa ya da Safiye Ayla'nın sesi

kulağınıza aşinaysa eğer, bilin ki Abdülhak Hamit yazmıştır çok sevdiği eşi Fatma hanımın ölümü üzerine, şarkıya güfte olan bu şiiri.

Abdülhak Hamit, Maçka'daki evine sık sık dostlarını toplar ve mey içip şiirler okunan edebi sofralar kurardı onlara. İşte böyle günlerden birinde, masada Leyla Saz da vardı. Çatal bıçaklar elbette Christofle gümüş, tabaklar elbette Sevres porseleni, Fransız şarabı sunulan kadehler elbette Bohemya kristaliydi. Çünkü Aldülhak Hamit, Avrupa 'görmüş' bir Osmanlı'ydı. Saatler ilerleyip sohbet şiirleştikçe Leyla hanım iyice kafayı bulmuş, alpaga gümüş bıçağını Bohemya kristali kadehine vurarak; Aruz vezninin 'failatü/failatün, mefulün

/mefailün...' şıngırtısına kendince tempo tutuyordu. Tabii Abdülhak Hamit'in içi gidiyor, Bohemya kristali kadehe baktıkça yüreği titriyordu. Üstelik sinirlenmişti. Avrupai bir Abdülhak için, sofrada kadehe vurmak düpedüz terbiyesizlikti. Vurulsa vurulsa bir kez vurulurdu bir kadehe, o da konukları susmaya davet etmek ya da uşağı çağırmak için olabilirdi. Ama böyle vezin temposu tutmayı, doğrusu hiç görmemişti!

Önce, soruyla uyarmayı denedi Leyla hanımı: "Kadehinize niçin vuruyorsunuz hanımefendi?"

Leyla hanım, iyice çakırkeyifti. Biraz yayvan gülümsedi: 'Adetimdir, yaparım!' Ve devam etti.

İki şiir okundu, bir şiir yazıldı, Leyla hanımın kadehi çınlıyor da çınlıyordu, Abdülhak Hamit yine dayanamadı, bu kez sinirli bir sesle: 'Yapmayınız hanımefendi!' diye çıkıştı.

Leyla hanım, gemi iyice azıya almıştı:

'Âdetimdir, yaparım!' dedi ve tam bıçağı failmefail yankılanmıştı ki yanıtına, kadeh şakkadanak ikiye ayrıldı kırmızı şarap bembeyaz sofra örtüsünün üstüne kan lekesi gibi yayıldı.

Masada bir sessizlik oldu. Abdülhak Hamit, patladı:

"Âdetinizi gördünüz galiba, Leyla hanım!"

* * *

Kemal Derviş'i üç ay içinde haklayacaklar, demiştim anımsıyorsanız. Kehanetimde küçük bir değişiklik yapıyorum, sevgili okurlar: Derviş'in bu hükümette bir aylık ömrü ya kaldı, ya kalmadı. Masanın başındaki, üstündeki, altındaki Leyla'lar, artık ziyafet sofrasında oturmadıklarını, her şeyin silip süpürüldüğünü, yenip bitirildiğini anlamadılar. Masanın kriz masasına dönüştüğünü kavramadılar. Vurup duruyorlar kaşıklarını popülizm kâsesine, 'Âdetimizdir yaparız!' diye.

Bir aya kalmaz, âdetlerini görürler. Ne yazık ki biz de beraber.

Hep birlikte göreceğiz de, batan masayı kim temizler, işte burası meçhul.