Mimoza zamanı
Milliyet · 17 Haziran 2001
Mevsim bahar, gün pazardı. Belki de tersi. Hatta mutlaka. Insanlar çoğalıp hızlandıkça, doğanın devinim temposu da arttı. Bir bakıyorsunuz ılık hava, mavi gök, pırıl güneş: "Bahar..." diyorsunuz tabii. Ne gezer. Özellikle Paris'te. Bir gün ilikleriniz ısınmayagörsün. Vay sen misin gevşeyen. Ertesi gün yağmur, fırtına, soğuk, kış yeniden devrede. Benim oğlana sordum, "Niye bu Paris böyle?" diye. Meğer bizim gurbet meridyeni, Kuzey Kutbu'ndan inen havalarla, Afrika'dan yükselen havaların çarpıştığı açıda bulunuyormuş. Bulunmaz olaydı! Neyse uzatmayalım, havası menopozlu Paris'te, o gün bahar ve iklim pazardı. İşe gidiyordum. TV5'teki Kiosque programına. Otobüse bindim. Sanki Paris belediyesi 80 numaralı otobüsü ben canlı yayınlara yetişeyim diye koymuştu. Şoföre, "Şuraya çek!" demeye gerek yoktu. Saat tam 16.15'te Cognac Jay sokağının başında duracaktı otobüs, emindim. Belediye otobüsü deyip geçmeyin. Paris'te otobüse binmek, sefadır. Her zaman herkese yer vardır. Şık ve rahattır hepsi. Bir kahve servisi eksiktir. Insanlar cep telefonlarıyla konuşur, gazete, kitap okurlar. Benim gibi meraklılar da çevresini gözetler.
Üçüncü durakta bir kadın bindi otobüsümüze. Bakmamak ve görmemek olanaksızdı. Altmış yaşlarında, böyle bir güzellik garipti. Uzun boylu ve inceydi. Gözleri, ağzı, burnu, akların karıştığı kumral saçları, herşeyi, tüm varlığı, yıkılmışı bile alımlı bir geçmişe tanıktı. Çatlakların ve kırıkların sır'ını alamadığı bir Iznik çinisi gibiydi. Narin ve değerli. Hele elleri... Uzun zarif parmaklarıyla şalını düzeltirken, hareketleri ya eski bir manken, ya da tiyatro oyuncusu dedirtiyordu. Oysa kadın, bir "clochard"1. Türkçesi olmayan bu deyim, Fransa'da evi sokak olan, sokakta yaşayan insanları işaret eder. Çoğu alkolik, ama hepsi değil. Kimisinin evi barkı, parası var; günün birinde kafalarına esmiş, boşvermişler dünyaya, bir yaşam biçimi olarak benimsemişler avareliği, vurmuşlar kendilerini sokaklara. Güzelim yaşlı kadının, nereden değil ama, çok yüksekten düştüğü belliydi boşluğa. Üzerindeki tayyör, kol ağızları lime lime bir Chanel'di. Yırtık şalı, canı çıkmış papuçları bir zamanlar ateş pahasına alınan türden. Tüm mülkü, kolunda taşıdığı uyku tulumu ve kenarları ifillenmiş moher battaniyeden ibaretti. Alkolik olmasa da uyuşturucu müptelasıydı herhalde. Hareketleri yavaş ve ayakta durmakta güçlük çekiyordu.
Tüm yolcular, büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Onların da aklından, eskiden, çok eskiden, kimbilir kim olduğu geçiyordu. Ansızın yolculardan biri kalktı, yanına geldi, oturmasını önerdi kadına. Öyle ye, hemen hemen yarısı boştu koltukların. Kendisi de yaşlı ve seçkin bir beyefendiydi. Kadın, adamı izledi ve tam arkamdaki koltuklara oturdular birlikte. Kısa bir sessizlikten sonra, adam: "Yolunuz uzun mu?" diye sordu kadına. "Hemşerim yolculuk nereye?"nin inceltilmişi. Kadın: "Polen!" deyiverdi. Onları seyredemiyordum artık. Arkama dönüp bakmaya utandığım için, altı duyum kulak kesilmiş, merakla dinliyordum. Yaşlı beyefendi de benim gibi şaşırmıştı kuşkusuz. Dam üstünde saksağan bir yanıt vermişti kadın. Yol ile çiçek tozunun ne ilgisi olabilirdi ki? Adam yılmadı: "Pardon?.." Türkçe konuşsaydı, "Ne?" derdi tabii. Kadın hafifçe güldü: "Ben de mimoza severim..." Yaşlı adam küçük dilini yutmuştu. Kadının bir "tatlı kaçık" olduğunu düşünürken ben, adamın sesi duyuldu: "Ya, öyle mi?" "Evet," dedi kadın. "Yürüyüşünüz güzel geçti mi?" "Ne yürüyüşü?" dedi adam. "Bu mevsimde mimozalar açar Saint Lambert parkında." Adam: "Saint Lambert parkına gittiğimi nereden biliyorsunuz?" diye şaştı. Küçük dilimi yutmak sırası bendeydi. Kadın: "Polen," dedi. "Yakanızda mimoza polenleri var. Alerjik değilsiniz anlaşılan. Şanslısınız. Bu mevsimde tüm alerjikler evlerine kapanır. Bu otobüs de Saint Lambert ve Invalides parklarının önünden geçer. Benden önce bindiğinize göre Saint Lambert'deydiniz..." Uzun bir sessizlik oldu. Cognac Jay durağına yaklaşmıştık. Istemeye istemeye kalktım yerimden. Tam inerken, adamın sesini duydum: "Gideceğiniz bir yer var mı?" Türkçesiyle, "Buyrun bana gidelim..." demek istiyordu.
Iki yaşlı yürek, bir akşam güneşinde ısınabilirdi belki. Kadın ister miydi, istedi mi acaba? Asla öğrenemeyeceğim.
[Fotoğraf altyazısı: Osman Hamdi Bey, "Mimozalı Kadın"]
