Neyse parası veririz
Radikal · 14 Temmuz 2001
Yaşamda her şeyin bir bedeli vardır.
İyiliğin bedeli, kötülüğün bedeli. Enayiliğin de bir bedeli vardır. Hatta bazen kötülükten daha pahalıya patlar enayilik. Namus da ödenir, namussuzluk da. Öyle ya da böyle, herhangi bir biçimde, ne ekerse onu biçer insanlar, toplumlar, hatta devletler. Ödül ya da cezanın nereden geleceği belli olmaz. Ama mutlaka dayanır kapıya kader ve: 'Neyse parası veririz!' diye ödenmez bu bedel. Bakın 30 Aralık 2000 tarih ve 'Umutlarımız ve biz' başlığını taşıyan yazımı nasıl bitirmişim: "Eğer istihbarat doğrulanır ve Gökkafes otel olursa, işletmeci Amerikalılara benim de kötü bir kehanetim var. Söylemedi demesinler, bu bina uğursuz bir bina. Çünkü, dikkat edin, çelik bir tabut gibi yükseliyor Boğaz'ın tepesinde ve bir lahit mezar gibi düşüyor gölgesi üstümüze. Amerikalılar bilmezler, biz Şamanist alışkanlıklarını sürdüren bir toplumuz. Göktürkler, bu Gökkafes'i görselerdi, ödleri kopardı. Örneğin naçiz yazarınızı hiçbir güç, asla o kapılardan içeri sokamaz. Ölümü çağıran bir bina o, çünkü lahit mezar biçiminde. Siz siz olun, otel motel, yeni yüzyılda göğü kafeslemeye çalışan bu çelik tabuttan uzak durun!"
Tarih 2001 Temmuz'u. Altı ay geçmiş aradan.
Adıyla bile hapishaneyi çağrıştıran, göğü kafeslemeye çalışan Gökkafes'in rezidans bölümünde ikamet eden 'işadam'larından Dinç Bilgin 'yerkafes'e düşmüş. Hapiste. Zafer Mutlu, çok da mutlu sayılmaz. Gökkafes'i yasalara karşı gelerek, ilçe haritasını değiştirerek bin bir şaklabanlık ve usulsüzlükle diken sahibi Mustafa Süzer'in bankasına da el koyulup kendisi de alındı mı size içeri? Neyse parası veremediler işte!
Ama naçiz yazarınıza göre, kehanetinin tamamı henüz gerçekleşmedi. Bekleyin, göreceksiniz. Uzaktan ve yakından Gökkafes'e bulaşanların başına gelecekleri, ibretle izleyeceksiniz zaman içinde. İstanbul göğünün ırzına geçen o uğursuz lahit, hepsine, hepsine ödetecek ağır bedelini.
Yaşamda her şey ödenir de, bir de kader olmayan bedeller vardır ki onlara enayilik faturası denir. Örneğin Türkiye topyekûn ödemeler dönemine girdi, bir süredir. Yıllardır süren soygunların, yolsuzlukların ve naylon politikaların naylon fatura bedelini hep birlikte ödüyoruz. Kimin vebalini kime ödediğimizi aşağı yukarı biliyoruz. Peki devletin ödediği 'cinayet' bedellerinden haberimiz var mı?
İnterneti olup yabancı dil bilenlere hararetle öneriyorum: www.echr.coe.int adresindeki Strasbourg İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye hakkındaki kararlarına bir göz atın, saygıdeğer devletimizin bu ekonomik kriz zamanında ödemek zorunda kaldığı 'cinayet' bedellerini görünce, küçük dilinizi yutacaksınız. TC devleti kendisine karşı açılan binlerce mahkeme arasında,
10.07.2001 tarihinde karara bağlanan YALNIZCA üç davada, davacı 38 Türk vatandaşına toplam 102 bin 320 İngiliz Sterlini, 4 milyon 34 bin Fransız Frangı ve 489 bin 255 dolar maddi manevi 'tazminat' ödemeyi kabul etmiş bulunuyor, sevgili
okurlar. Varın siz hesaplayın şimdiye dek ödediklerini ve bundan böyle çatır çatır ödeyeceklerini. Böyle binlerce dava var, Türkiye'nin sırtında.
Çoğu, son üç davada olduğu gibi, Güneydoğu'da yapılan işkence ve sorgusuz infazların mahkemesi. Olaylar hep birbirine benziyor. Korucular bir gece almış götürmüş, cesedi gelmiş geriye. Ya da işkence
edilmişler, sakatlanmışlar ve sorumlular, Türkiye tarafından bulunamadığı, cezalandırılmadığı için ölülerin aileleri ya da işkence görenlerin kendileri, Strasbourg'da arıyorlar haklarını. Dava tutanakları çok açık. Ölüm ya da işkence olaylarında kaybedilen tüm davalarda, Türkiye'de soruşturma aşamasında soruşturma, kovuşturma aşamasında kovuşturma 'hukuken' düzgün yapılmamış. Suçlular kollanmış ve devlet düzeyinde KİMSENİN aklına gelmemiş ki, altında Türkiye'nin de imzası olan uluslararası bir anlaşma ve Türk mahkemelerinden öteye Strasbourg'da da bir mahkeme var... Bir yığın gözü dönmüş, cahil ve potansiyel caniye, korucu diye resmi sıfat verilmiş; sorgusuz sualsiz cinayetler işlemiş, işkenceler yapmış bu adamların bedelini ödüyor bugün Türkiye. Neyse parası veririz, dedilerdi herhalde. Korucularla birlikte hareket eden ve kimlikleri (nedense) asla belirlenemeyen kimi sadist devlet görevlileri de var, bedeli ödenen suçlular arasında. Bu mahkemeler, devletin on yıl önceki 'adaletinin' faturası. Örneğin Hikmet Sami Türk adaletinin, cezaevlerindeki 'Hayata Dönüş' operasyonlarının faturası da on yıl sonra konulacak önümüze Strasbourg'da. Bakalım neyse parasız veririz, diyebilecek kadar parası kalacak mı Türkiye'nin? Silahsız mahkûmlara yangın bombası atıp 'kendi kendini yaktı' demek çok pahalıya patlayacak, emin olabilirsiniz.
Herkes, her şeyi ödüyor. Ama Türkler, insanlık tarihinin en pahalı devletini ödüyor. Bari değse...