‘Su yolunda kırılanlar’
Radikal · 15 Temmuz 2001
'Ordunun her yenilgisiyle Süreyya'nın kamburunda bir hareket oluyordu. Son günlerde ise yenilgiler belli bir düzenlilik içinde art arda gelmekteydi. Paşa, derin üzüntüyle de olsa Süreyya'nın kamburunu bir barometre gibi görmeye başlamıştı. Ve o akşam, Nilüfer'le Nergis'i dizlerinden indirdi, büyük kızının yanına gidip yüzünü okşadı... Elleri sırtına uzandı. Yüreği bir an durur gibi oldu, Süreyya'nın kamburu yine atıyor, zonklamalarla sarsılıyordu. Paşa henüz kendine gelemeden, çavuş odanın kapısında belirdi ve elindeki zarfı uzattı: Osmanlı ordusu Girit'i boşaltıyordu."
Yukarıdaki satırlar, Fatma Mansur Coşar'ın
'Su Yolunda Kırılanlar' romanından alınmıştır. Adam Yayınları'nın bastığı roman, Şam'da bir Osmanlı paşasının konağında başlayan ve günümüz Türkiye'sinin
ıssız bir kumsalında makineli tüfek tarakasıyla son bulan bir ailenin
serüveni. Ortadoğu'dan Balkanlar'a, yaşadıkları toprakları sarsan her olayda, erkeği ve kadını, iyi niyet, fedakârlık ve yurt sevgisiyle üzerlerine düşeni yapan bu insanların, her dem, her ahval ve şeraitte yenilmelerinin öyküsü. Hiç ödülendirilmeyen, hep cezalandırılan idealistlerin hazin macerası.
Dr. Fatma Mansur Coşar, küçük bir dev kadın. Tanıdığım en ilginç kişiliklerden biri. Lisansını London School of Economics, doktorasını Harvard Üniversitesi'nden almış. Türkçe, İngilizce ve Fransızca, ana dilleri. İspanyolca, İtalyanca ve Rumca, akrabaları. Fatma Mansur, aslında bir romancı değil. Bilimci. Dünyanın en saygın üniversitelerinden sonra ODTÜ'de Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyeliği yapmış, siyaset bilimi dersleri vermiş ve genç yaşta emekli olmuş. Bir aşkı yaşamaya yerleşmiş Bodrum'a. Ama yazarak. Büke Yayınları'ndan çıkan olağanüstü araştırması 'Din Savaşları', benim başucu kitabım. Dört dörtlük bir kaynakça.
'Su Yolunda Kırılanlar'ı, ne yazık ki İngilizce yazmış Fatma Mansur Coşar. Türkçe çevirisi ahım şahım değil, belki yazarın dili de roman dili değil. Ama mutlaka okunması gereken bir kitap. Koca bir imparatorluğun çöküşünü, Cumhuriyet'in kuruluşunu, 1940'lardan sonra yaşanan tüm siyasal ve sosyal depremleri, ta 80'lere kadar, bir evin içinden anlatıyor. Aynı ailenin doğan, büyüyen, yaşayan ve ölen çocuklarıyla izliyor Türkiye tarihini. Bu roman, aslında bir anahtar. 'Niye bu hallere düştük?' sorusuna yanıt aradığımız günümüzde dikkatle okunması gereken bir belge. Yalnızca nereden nereye geldiğimizin tanıklığını ve saptamasını yapmakla yetinmeyip, niçin bir çıkış yolu bulamadığımızın yanıtını da sezdiriyor, düşünmesini bilenlere. 'Su Yolunda Kırılanlar'ın uzattığı anahtarla, her okur kendisine bir yanıt kapısı açabilir. Belki siz değişik bir sonuca varırsınız, ama ben bu kitabın anahtarıyla hiç varmak istemediğim, içimi acıtan bir boşluğa açıldım.
Boşluğun adı, demokrasi. 'Su Yolunda Kırılanlar'ı okurken, Batı ülkelerinin çağdaş bayındırlık altyapısını oluşturan 'demokrasi' sisteminin, niçin Türkiye'ye aynı kapıları açmadığını, tam tersine açmaza sürüklediğini, yozlaştırdığını anladım. Çünkü Türk tarihindeki tüm olayların hep tepeden geliştiğini, toplumun içinde kendi varoluşuna yönelik, topluma ilişkin ve tabandan tepeye uzanan hiçbir köklü istem olmadığını kavradım.
Toplum bilincine sahip olmayan bir halkın, elbette kendi kendini yönetmek alışkanlığını da kolay edinemeyeceği kanısına vardım. İşte bu yüzden demokrasi, Türkiye'yi açmaza sürükledi. Ve tıkandı.
Bugün ülkemiz düzeyli, güçlü ve çağdaş bir politikacı sınıfı arayışında. Ama bakın, hiçbir aday yok ufukta. İktidardaki yeteneksizlere alternatif olarak kimler çıkıyor? Zaten ülkeyi bu açmaza sürükleyen birkaç eski yeteneksiz, hatta gerçek suçlu değil mi? Ve neyin tartışması yapılıyor? Bir kez daha siyasal olmayan ara rejimin, teknokrat bir hükümetin. Üstelik, işin içinden başka türlü gerçekten çıkılamayacak gibi. Yeni bir emir komuta zincirine kadar tabii... Yazık.