Aşk ve ihanet
Radikal · 15 Ağustos 2001
İnsanlığın ortak duygularını dile getiren evrensel klişelerin en ucuzu, kuşkusuz aşk ile barışı aynı potada eriten yalandır. Otuz yıl önce 'Savaşma, seviş!' sloganıyla özetlenen bu yalan, türlü çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar ve aşkın barışta serpilip büyüyen bir güzellik olduğuna, savaşın sevgiyi öldürdüğüne inandırır bizi. Oysa durum tam tersidir. Bireysel aşkları bir yana bırakıp; aşk olgusuna toplumdaki yaygınlık çerçevesinden baktığımızda, savaş ortamının barış zamanlarına oranla daha doğurgan olduğunu görürüz. Bu gerçeği ilk kez, 1980'li yıllardaki Lübnan savaşı sırasında Beyrut'ta yaşayan insanlardan duymuştum. Bombalar altında yakılıp yıkılan Beyrut'un mahzenlerinde sabahlara kadar eğleniliyor, flört ediliyor ve inanılmaz tutkular yaşanıyordu. Ölüm korkusu insanları tüm baskılardan arındırmış, duygu barajlarını yerle bir etmişti. Kadınlar ve erkekler, her gece son kez sarılıyormuş gibi sarılıyorlardı birbirlerine, ertesi günü görmeyecek gibi sevişiyorlardı. Bizzat yaşayanlardan dinlemiştim. Aşkı sevgiden ayıran en önemli özelliğin 'heyecan' olduğunu düşünürsek; en büyük heyecanın
korku, en büyük korkunun da ölüm karşısında çekilmesi, herhalde aşkın çapını da büyütüyor.
Kimi düşünürler, kimi savaşların kadın önünde kompleksli erkekler tarafından, kendilerini kadınlara beğendirmek için çıkarıldığını ileri sürerler. Napolyon ve Hitler gibi liderleri de örnek olarak gösterirler. Doğru mudur, yanlış mıdır bilemem. Ama 'femme fatale' diye anılan 'meşum kadın' tipinin, daha çok savaş sırasında boy gösterdiği su götürmez. Ünlü kadın casus Mata Hari, bunlardan biridir. Fransız Direniş Ordusu'nun önce kahraman, ardından 'hain' ilan ettiği Lydie Bastien ve 'Kedi' lakaplı Mathilde Carre de pek çok meşum kadın örneğinden ikisi.
Lydie Bastien, güzelin ötesinde bir
cazibeye sahipti. İkinci Dünya Savaşı
sırasında, Alman işgaline karşı silahlı mücadele başlatan Direniş Ordusu kahramanlarından Rene Hardy'nin sevgilisiydi. Âşığıyla birlikte direniş örgütü için çalışır görünürken, aslında Alman gizli servisi ABWEHR'in hizmetindeydi. Şeytanca bir planla, sevgilisi Rene Hardy'nin Fransız direnişçilerinin bir numaralı lideri Jean Moulin'i satmasını sağladı. Rene Hardy'nin, sözüm ona Almanların ölümle tehdit ettiği büyük aşkı Lydie'yi kurtarmak için ele verdiği Jean Moulin, Almanlar tarafından öldürüldü. Kendisine Hardy'yi baştan çıkarmak görevini verirken âşık olan Alman SS'i Harry Stengritt ile bir diğer âşığı, Yahudi işadamı Samuel Ongus ise
Lydie'ye tutkuları yüzünden intihar etti.
Meşum kadın, üç erkeğin fizik ölümüne, birinin ise tarihe hain diye gömülmesine yol açmıştı.
'Kedi' lakaplı Mathilde Carre'nin öyküsü
daha da meşumdu. Kilit taşlarından biri olduğu direniş örgütü için çalışırken; 17 Kasım 1941 tarihinde Almanlara çevirmenlik yapan Hugo Bleicher ile geçirdiği 'ilk' aşk gecesinin sabahı, ABWEHR'in sivil polislerini adresini bildiği tüm direnişçilerin evine götürüp tutuklattı, yakalanmayanlara randevu verdi ve dava arkadaşlarını kendi eliyle teslim etti Gestapo'ya.
Gördüğünüz gibi kimi erkekler kadın
uğruna, kimi kadınlar da erkekleri için, yani son toplamda 'aşk' yüzünden davadan
dönebiliyor, vatan dahil tüm yüce duygulara
ihanet edebiliyorlar. Acaba aşk, barış sırasında savaştan daha büyük heyecan verebilseydi, yine de dövüşür müydü dersiniz insanlar?