Aşkın köpüğü
Vatan · 18 Ağustos 2001
Hanımefendi yetmiş altıncı ilkbaharını devirmişti, ama yalnızca 'ellisiyle' yetinmişe benziyordu. Çünkü Rio de Janerio'ya kolay gelmezdi sonbahar. İnsanların tümü, kadın erkek, bir 'ilkbahar' yarışı içindeydiler ve zaman ayaklarından çekerken, onlar gençliğin yeşil dallarına geçirdikleri dişleriyle, tırnaklarıyla asılıyorlardı ilkbaharlarına.
Bu soylu direnişin en büyük desteği elbette cerrahiydi. Örneğin hanımefendi, elli yaşında çakılıp kalmasını, cerrahların en ünlüsü Yvo Pitangy'e borçluydu. Pitangy'nin bisturisi, hanımefendinin üzerindeki zaman tozunu tam on ameliyatla silebilmişti.
Beyefendinin emekli amiral onuru, bıçak altına yatmasını engellemişti. 82 yaşını ve 120 kilosunu, görenlere maşallah dedirten bir ağırlıkla taşıyordu.
Hanımefendi ve beyefendi, sosyetik bir Rio partisinde birbirlerine vuruldular. Kısa sürede, kanlarını alevlendiren aşk sıcağına dayanamaz oldular. ikisi de dul, dolayısıyla serbestti. Ancak aşk yangınlarını evlerinde söndürmek mümkün değildi. Çoluk çocuk çoktan evlenip gitmişti ama, torunları sık sık ziyaretlerine geliyordu ve onlar, torunlara ateşli bir pozisyonda yakalanmaktan korkuyorlardı. Neyse ki Rio de Janerio, bu tür yangınlar için itfaiyeden daha etkili 'motel'leriyle ünlüydü.
Hanımefendi ve beyefendi, böyle bir motelde buluştular. Beyefendi, vesilenin önemine binaen motelin en lüks süitini kiralamıştı. Yatak odasının tavanları ayna, yerler siyah halı kaplı olup, 'havuzlu' bir salona açılıyordu. Hanımefendi ve beyefendi, havuzun köpük ve masaj düğmelerine basıp, kendilerini sıcak sulara bıraktılar. Güle eğlene, pek hoş oynaştılar. Ancak bir süre sonra, suyun sıcağı, masaj, köpük, buhar derken, 82 yaşın rehaveti çöküverdi beyefendinin 120 kilosu üstüne. Bırakın düdüğü çalacak, kolunu kaldıracak takati kalmamıştı. Hanımefendi, yetmiş altıncı kışının evlilik baharını ne yapacağını bilemedi. Birlikte uyumaya da razıydı ama, önce beyefendiyi sudan çıkarmak gerekiyordu. Çünkü beyefendinin, iri gövdesini havuzdan çekecek hali bile yoktu. Hanımefendi, ahlaya oflaya, ite çeke kurtardı sonunda beyefendiyi. Zar zor odaya varıp, çırılçıplak uzandıkları yatakta, yorgunluktan sızıp kaldılar.
Gece yarısına doğru, hanımefendinin uyanacağı tuttu. Tavandaki aynalara takılan gözleri, dehşetle büyüdü. Beyefendiyle paylaştıkları yatak, bembeyaz bir bulut üstünde yüzüyor gibiydi! Hatta çıplak vücutlarıyla ikisi de bulutun içinde gömülüyorlardı yavaş yavaş.
Hanımefendi, bir an öldüklerini, birlikte gökyüzüne uçtuklarını düşündü; derken nerede olduklarını anımsadı. Bir motel odasındaydılar, ancak oda, siyah halısıyla birlikte yok olmuştu! Yatakta doğrulan hanımefendi, beyefendiyi dürterken, "Gözlüklerini tak, tavana bak!" diye haykırıyordu. Beyefendi, gözlüklerini yandaki masaya koymuştu ama, el yordamıyla arayıp bulması epeyce uzun sürdü. Çünkü tam oda gibi, yandaki masa da bir köpük denizinde boğulmuştu.
Emekli âşıklar, beyefendinin güçlükle çıkabildiği havuz sefasından sonra köpük makinesini durdurmayı unutmuşlardı! Giysileri de köpükler içinde kaybolduğundan, motel personelini çarşafa sarınmış durumda karşılamak zorunda kaldılar.
Süiti basan köpük denizinin pompayla emilmesi epeyce uzun sürdü. Hanımefendi beyefendiyi bu yüzden terk etmedi. Birbirlerini çok sevdiler.
Ama bir gün ayrıldılar. Çünkü hanımefendi zamanla, beyefendinin varsıllığına oranla biraz cimri olduğuna karar vermişti. O kadar.
--------------------------------------------