Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

Maestro’nun koltuğu

Radikal · 24 Ağustos 2001

Dünyaca ünlü fıkra gezginlerimizden Turist Temel'in yolu, sık sık New York kentine düşerdi. Turist Temel, klasik müzik meraklısı bir Laz'dı. Ve New York'ta bulunduğu günlerde, kendisi kadar olmasa bile dünyaya nam salmış Amerikalı bir piyanistin konser vereceğini haber aldı. Ne yaptı etti, bir bilet buldu ve konser günü ilk sıraya kuruldu. Uluslararası şöhret piyanist, sahneye çıktı ve konser başladı. Seyirciler, her bölümün sonunda çılgınca alkışlıyor, ama Turist Temel herkesten fazla alkışlarken piyanisti, bir yandan da: "Bravo hemşerim!" diye bağırıyordu. Piyanist bir ara ters ters baktığı Temel'in tezahüratından

kuşkusuz pek bir şey anlamamıştı, ama Temel ısrarlıydı. Konser bitti, Temel doğru kulise koştu. Piyanisti yakaladı, "Bravo hemşerim!" diye ellerine sarıldı. Ünlü sanatçı, önce kaçıp kurtulmaya çalıştı, ama bizimki kararlıydı: "Hemşerim boşuna direnme, ben anladım sen Lazsın, şunun şurasında kutlamak istiyorum, bari bana maval okuma!" Piyanist hık mık etti, sonunda dayanamayıp sordu: "Tamam, tamam, doğru bildin. Ama nasıl anladın?" Temel güldü:

"Hemşerim, konser başladığında sahneye çıktın ya? Oturacağın koltuk piyanoya biraz uzaktı ya? İşte ancak bizden biri koltuğu değil, piyanoyu kendisine doğru çekerdi!"

Önceki gün Ankara DGM Savcısı Cengiz Köksal'ın başlattığı 'Vurgun Operasyonu'yla, son altı ay içinde ikinci bir bakanlık, TC Enerji Bakanlığı'ndan sonra TC Bayındırlık Bakanlığı da basıldı ve devletin içini oyan, ambarlarını boşaltan ihale farelerinden sekizi daha tutuklandı. Hırsızlık çetesinin elebaşı Diyarbakırlı işadamı Mustafa İriş olup, lakabı 'maestro'ymuş meğerse. Biliyorsunuz klasik müzik orkestra şeflerine ve büyük ve usta sanatçılara maestro denir. Eh, koyunun olmadığı yerde keçiler Abdurrahman Çelebi diye anılınca, Türkiye'nin arpalık orkestrasında çalanlara da maestro demek uygundur herhalde.

Meğer ne orkestraymış, sevgili okurlar! Türkiye devleti, meğer çala çala bitmeyen bir ihale senfonisiymiş! Maestrolar tutuklana tutuklana bitmiyor. Vıcık vıcık maestro kaynıyor, ülkenin artık dibi görünen ambarlarında.

Yalnız benim anlamadığım bir 'iş' var. Bu tutuklanan 'iş' adamları, arpacı maestrolar, içeri alınıyorlar, hapis yatıyorlar falan, ama sırayla çıkıyorlar ve çıkacaklar. Peki çaldıkları paralar nasıl geri alınacak? Bu adamların Türkiye'deki tüm mallarına haciz gelse, devletten aldıkları ve millete verdikleri zarar karşılanamaz. Oysa hepimiz biliyoruz ki, hepsinin yurtdışında zulaları, yabancı bankalarda hesapları var. Bu hırsızlar hakkında adli takip başlatan devletin, söz konusu banka hesaplarındaki meblağlara el koymak konusunda herhangi bir girişimi var mı? Hiç böyle bir girişim yapıldığını duymadım, siz duydunuz mu?

Oysa... En azından İsviçre, Monaco ve Lüksembourg gibi bu çeşit banka hesaplarının açıldığı ülkeler, sonuncusu iki yıl önce, hepsi AB'nin baskısıyla uluslararası bir anlaşmaya imza attılar. Ve ben şahsen, İsviçre ve Monaco'daki uygulamayı biliyorum. Eğer, herhangi bir devletin ve özelinde Türkiye'nin bir mahkemesi bu ülkelerden zanlının kendisi ve ailesi ve yakınlarının adlarını vererek: "Şu isimlerdeki kişilerin sizin bankalarınızda hesabı var mı? Varsa kaç para var o hesaplarda?" diye resmen sorduğu takdirde, tüm bankaların merkezi bir denetleme sistemine bağlı olduğu bu ülkeler, o isimlerde kaç hesap ve içlerinde kaç para olduğunu bildirmek zorundalar. Zaten bildiriyorlar. Bu yöntemle örneğin Fransa, eski Dışişleri Bakanı Roland Dumas'nın karıştığı ELF Aquitaine yolsuzluğu dahilinde tutukladığı tüm sanıkların İsviçre'deki hesaplarını dondurdu; Paris ağır ceza mahkemesi sanıkların suçluluğuna karar verince de paralara el koydu! Kimin bu üç ülke bankalarında kaç hesabı ve parası olduğunu öğrenmek için yapılması gereken tek şey, ilgili Türk mahkemesinin yabancı merkezi makama, resmi bir başvurusu, o kadar. Hırsızları ve yolsuzları tutuklayan Türkiye, zararını ödetmek için ne yapıyor? Bence asıl marifet ve gerçek ceza, bu hırsızların çaldıkları paraları geri almak değil mi?

Yoksa piyanoyu kendimize mi çekiyoruz hâlâ? Aletin ayakları oynadı, çöküyor da...