Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2001

Dıgıdık dıgıdık uygarlık (2)

Radikal · 26 Ağustos 2001

"Haberleri dinliyor her gün

Bizim buzdolabı

Korkuyorum valla

Klasikleri de okuyordur

Allah bilir...

Böyle giderse bu

Komünist de olabilir

Nereden öğrendi bilmem ama

Çince de konuşuyor bizim buzdolabı

Üstelik o, Amerikan malı."

DENİZ DEĞİRMENCİ

* * *

Tarihçi Rene Grousset'nin, hayatımda özel bir yeri vardır. Bana her şeyden önce din sosyolojisine duyduğum ilgi ve kazandığım bilginin yollarını açan sevgili hocam Prof. Cahit Tanyol, mezuniyet tezleri babında benden özel bir talepte bulunmuştu. Diğerleri gibi tez hazırlamak yerine, Rene Grousset'nin 'Tarihin Bilançosu' kitabındaki Orta Asya bölümünü olduğu gibi Türkçeye çevirecektim. Çevirdim. Bir Türk ırkı ve Atatürk hayranı olan Grousset'nin, aziz milletimin en azından sahiplendiği soya değgin anlattıkları, Prof. Tanyol ve benden sonraki öğrencilerinin ne kadar işine yaradı bilmiyorum. Ama ben çok yararlandım.

Rene Grousset, dünya tarihinin büyük macerasında geniş yer ayırdığı Türkleri, zor çevre koşullarının tavında dövülmüş, her değişime ayak uyduran zeki ve pratik bir ırk olarak tanımlar. Ancak Türkler, yerleşik ve yazılı olmayan, dolayısıyla güçlü rüzgârların erozyonuna açık bir göçebe kültürün insanlarıdır. Öylesine zayıftır ki özgün kültürleri, Çin'i işgal ettikten bir süre sonra Çinli, Hindistan'da Hintli olup çıkarlar. Çin ve Hindistan yerine Arap Yarımadası'nı istila eden Türklerin, Şamanizm'i bırakıp Müslüman olmaları ise İslamiyet ve Halifelik bayrağını Haçlı Orduları'na karşı Araplardan daha etkin biçimde savunmalarıyla sonuçlanmıştır. Yani Türkler, bir tür kalıp macunu gibidirler. Girdikleri yerleşik toplumların biçimini alırlar, ancak bu yeni biçimlerini

'leadership' olarak kullanacak kapasiteye sahiptirler. Ama, özgün kişiliklerini yitirmek pahasına...

Osmanlılar, bu bukalemun yeteneğinin en parlak örneği sayılır. Arabistan çöllerinde, Fars ve Arap kültürüne sahip çıktıktan sonra Türklüğü bir yana koyup, hatta yeni zenginin yoksulluk günlerini yadsıması gibi Türk adını bile duymaktan utanç duyarak, bir yamalı bohça kültürü yaratmışlardır. Yamalı bohça oluşu, yarattıkları kültürün değerini elbette düşürmez. Ama gün gelmiş ve yamalı bohça, spiral bir döngüde tekrarlanan tarihin koşulları gereği bin parçaya ayrılmıştır. Atatürk ve Atatürk'ün temsil ettiği ulusalcılık, bu bin parçanın içinde 'aslolana' dönerek tu kaka edilen Türk kavramından yeni bir güç, anlam ve ülke yaratmak bahsi üzerine imar edilmiştir. Ancak, denize düşenin yılana sarılması gibi, sanal bir 'challenge'dır bu. Çünkü, canlandırılmak ve sırtına yeni bir toplumsal kimlik yüklenmek istenen kültür, günün kompleks yapısına yanıt verebilmekten uzak, yoksul bir göçebe kültürüdür. Yine de işe yarar. En azından, altı kaval üstü şeşhane bir dilin, Osmanlıcanın 'temizlenerek', az çok duru bir toplum dilinin yaratılmasını sağlar, Türkçeyi doğurur söz konusu çaba. Bu girişim aynı zamanda, tarihte ilk kez Türk dilinde YAZILI, yani yerleşik bir kültürün başlangıcıdır.

Şimdi diyeceksiniz ki, dünün devamı nerede,

hani Attila'yı öpecekti bizim MGK? Valla nasıl öpeceğim ben de bilmiyorum ama, sabah ola hayır ola, yarın bir punduna getiririm.