Onur ve intihar
Radikal · 1 Eylül 2001
"Özgürlük mü?
Sadece bizi çevreleyen talihsizlikleri zaman
zaman değiştirebilmek iradesidir."
ELIE FAURE
***
1923 yılında Tokyo, tarihinin en ölümcül depremiyle sarsıldı. Deprem bittiğinde, Japonya'nın başkentini 400 bin yıkık ev, bir buçuk milyon evsiz insan ve 75 bin cesetle baş başa bıraktı. Bu depremden yalnızca sekiz yıl sonrasını, Elie Faure'un gezi notlarından okuyalım:
"1923 felaketinden sonra Tokyo'da olanları acaba Avrupa iyi kavradı mı? Sekiz yılda Tokyo'da yüz bin bina inşa edildi. Yapılara bağlanan elektrik ve gaz gibi yanıcı enerji döşemelerinin izolasyonu için yepyeni bir teknik icat edildi ve uygulandı. 700 ahşap köprü yıkılıp, yerine beton köprüler yapıldı. Tokyo'nun yeraltına Londra büyüklüğündeki bir alana yayılan ve o güne değin tek bir borusu bile var olmayan, mükemmel bir kanalizasyon şebekesi kuruldu. Kanalizasyon inşaatı sırasında Tokyo'nun taban topraklarında haftada bir-iki kez şiddetli göçükler oluyordu ve kanalizasyon kazısı sırasında yeraltı göçerken, yerüstüne ve eski, dar, bir ucundan bir ucuna hâlâ kâğıt fenerler, renkli flamalar sarkan eciş büçüş sokakların yerine muazzam genişlikte caddeler inşa ediliyordu. Her yıl doğan 1 milyon çocuğun üstüne titreniyor, bakımı, yetişmesi için her gün yeni kreşler, okullar, dispanserler, bahçeler, oyun alanları, spor salonları açılıyordu. Sanayileşmenin bireyselleştiremediği Japon toplumu, sorunlarını çözmek için giderek daha cesur, daha yaratıcı girişimlerde bulunuyor. Acaba Japon halkının manevi gücü, zekâsından yüksek midir? Mümkün ve dilerim ki böyledir. Eğer manevi güçleri zekâlarından daha ileriyse, kendilerine tehlikeli, ancak övünebilecekleri bir gelecek hazırlıyorlar demektir.
Fakat görünüş yanıltmasın. Japon toplumu, bu taze badana kokan modernizm cilası altında
geçmiş zamanın idollerini yitirmedi, eski Japonya'nın ruhu yaşıyor. Japonya'nın can çekişmesine karşın yirmi kez seküler (yüzyıllık) asker aristokrasisi sayesinde, toplumdaki disiplin tutkusu el değmemiş, duruyor..."
Elie Faure, Fransa'nın gelmiş geçmiş en önemli sanat tarihçisi, sevgili okurlar. Tüm hümanist yazarlar gibi o da yolculuğun çağrısına kapılmış ve yukarıda alıntı yaptığım Japonya izlenimlerini 1931 yılında gerçekleştirdiği yedi aylık bir dünya gezisi üstüne yazıp yayımlamış.
Türkiye'nin 50 bin ölü verdiği İzmit Körfezi depreminin ardından, evet, yalnızca iki yıl geçti. Sekiz yıl geçmedi henüz. Ama sizce acaba, 1923 yılında yerle bir olan Tokyo'da, 1925 yılında ne kadar yol almıştı Japonlar sıfırdan başladıkları yapılanma ve kent organizasyonunda? Sizce 1925 yılında, deprem bölgesinin bayındırlığından ve iskânından sorumlu bir Japon bakan, deprem için ayrılan para fonlarına, yardımlara göz dikip aile şirketi kurmuş mudur? Kanalizasyon şebekesi kuracak yerde, bakanlığının altını bir ihale komisyon şebekesine oydurup başına
'Marksist' bir 'maestro' geçirmiş midir? Pislik ortaya dökülünce, 'Aman iyi ki Marksistmiş, ya Japon hareket milliyetçisi olsa ne yapardım?' diye saçmalamış mıdır?
Hayır, 1923'ten 2001'e bin kere hayır, sevgili okurlar! Bir Japon bayındırlık ve iskân sorumlusu, 50 bin ölünün ruhunu kirletemez ve bir o kadar yetimin, öksüzün, dulun, işsizin, yoksulun parasına göz dikemez! Dikmeye cesaret edeni, zaten Japon toplumu yıkar.
Japonya'da ONUR diye bir duygu var. Üstelik, yolsuzluk yapanlarda bile var. Yolsuzluk ya da başarısızlığın bedeli, Japonlar için hâlâ, ya istifa ya intihar.
Bizde istifa bile yok. İntihar etmek ise yalnızca temiz, dürüst ve masum insanlara özgü. Çünkü umudunu yitiren onlar. Oysa yolsuzların, daha çoook yolsuzluk umutları var. Üstelik onlar, fakire fukaraya, halka haksızlık yapmaktan çok, Allah'tan korkarlar. İntihar ederlerse, günaha gireriz, namazımız kılınmaz diye çekinirler. Hırsız mırsız, ne de olsa hepsi mümin milliyetçiler.