Türküm,şaşkınım,çalışkanım…
Radikal · 2 Eylül 2001
DNA dedikleri, yalnız et kemik değil; genetik kalıtımın bir de kültürel yanı var, sevgili okurlar. Ve naçiz yazarınız doğdu doğalı, ana babasının fiziksel ve fikirsel birleşiminin konsantre özeti halinde dolaşır. Örneğin naçiz yazarınızın rahmetli annesi tezcanlı, babası iyice aculdu. Trenle bir yere mi gidilecek? Anne Kırıkkanat iki saat, baba Kırıkkanat dört saat önce istasyonda olmak üzere harekete geçerler ve hep beraber vardıkları istasyonda, altı saat sonra gelecek treni beklemeye başlarlardı.
Ama bendeniz, son marifetimle, hem anama
babama layık bir evlat, hem de aculluk babında kolay erişilmeyecek bir rekor kırmış bulunuyorum.
Hani geçen çarşamba, tam olarak 29 Ağustos'ta
"Siz bu satırları okuduğunuz sırada, ben Türkiye göğünü terk etmek üzereyim..." diye başlamıştım ya yazıma, sözümü tutamadım ve sizden habersiz, iki gün daha aynı havayı soluduk, aynı suları içtik, hatta Çengelköy'de balık bile yedik. Çünkü...
Çarşamba sabahı Cihangir'den çıkıp tam 7.30'da vardığımız Atatürk Havalimanı'ndan, 9.30'da Paris'e değil, tekrar Cihangir'e ulaştık. Meğer naçiz yazarınız, 31 Ağustos'ta kalkacak uçağı kaçırmamak için 29 Ağustos'ta yola çıkmış. Bana güvenip biletlere bakmayan, üstelik üç devasa bavulu taşıyan Daniel, kızıp köpürecek yerde sukunet meleklerinin ziyaretine uğradı. Hiçbir şey demedi. Bavulları yüklendi ve sessizce döndük eve. Yalnızca, Paris'te olmamız gereken gün, tatlı tatlı gezerken Tünel'de: "Mine" dedi, "halüsinasyon görüyorum galiba, Champs Elysees'ye Türk bayrakları dikmişler, Beyoğlu'na benzemiş burası!"
Sonuç olarak felekten İstanbul çaldığımız iki gün rötarla, görev yerim Paris'e vardım. Ancak acul şaşkınlık babında, benden daha büyük bir performans gösteren iki sevgili meslektaşım var. Adlarını vermiyorum ama, kendilerinin Türk ekonomi basınından genç, hoş ve çok tanınmış yazarlar olduğunu söylersem, belki çıkarırsınız. İki esmer güzeli meslektaşım, Üzeyir Garih cinayeti ertesinde, dostları Leyla Alaton'a başsağlığına gitmişler. Evin önünde, bekleneceği üzere büyük bir kalabalık varmış. Kendilerini kapının önünde karşılayan bir görevli içeri buyur etmiş. Ziyaretçi dolup taşan evde, Leyla Alaton'u görememişler ama, genç bir delikanlıya: "Zor günler değil mi?" diye bir girizgah yapmışlar. Delikanlı: "Evet" demiş, "fizik tedavi de güç geçiyor!" Bizimkiler, merhum Üzeyir Garih'in acısı dolayısıyla Leyla Alaton'un fizik tedavisine başlaması arasında ilgi göremediklerinden, hafif bir kuşkuya kapılır gibi olmuşlar. "Galiba biz sizin davetsiz konuğunuz olduk..." diye yokladıkları evin hanımı: "Zarar yok" demiş, "yemeğe de kalın!" Sonuçta, kendisini dışarı atan ve telefonla yardım isteyen esmerlerden biri, Leyla Alaton'un sandıkları evin Alaton'un olmayıp, genç oğulları önemli bir trafik kazası geçiren aileye geçmiş olsun ziyaretçileriyle dolup taştığını öğrenmiş.
Beterin beteri var. Benim tatlı meslektaşlar,
geçmiş olsunluk yanlış adresteki laflarına
'Başınız sağolsun!' diye başlayabilirlerdi. Naçiz yazarınız da iki gün erken yerine, iki gün geç gidebilirdi uçağına. Ama bu tür beterlik performanslarını, adı lazım olmayan erkek meslektaşlara bırakıyoruz!