Bir insan yetişiyor…mu?
Radikal · 12 Eylül 2001
4 Ağustos tarihli mektuptur: "Selam Mine abla,Adım H.A. Üniversite öğrencisiyim. Son zamanlarda devamlı olarak Radikal gazetesinde çıkan yazılarınızı, hiçbirini kaçırmadan okumaya çalışıyorum. Hergün gazete almaya yetecek kadar param olmuyor, ama bazen bir int'e girip yazılarınızı indirebiliyorum. Bugün çıkan
'İyiyi kovan kötü' yazınızla, benim ruhumu okumuşsunuz sanki. Tam da bu günlerde yurtdışına çıkmak amacıyla her umudun arkasından koşmaktayım. Ama maddi olanaksızlıklarım buna bile engel. Türkiye'de biz gençlerin tırnağı bile olamayacak insanlar tarafından yönetilmek gerçekten ağrıma gidiyor. Ümraniye'de bir gecekonduda yaşıyorum. Üniversite 4.sınıfa yeni geçtim. Babam emekli olduğundan, diğer dört kardeşime ve anneme bakmak için çalışmam gerekiyor. Üstelik ilkokuldan beri... Çalışıyorum diye hiçbir zaman yakınmam çünkü bilirim, çalışmak büyük bir erdemdir ve yine biliyorum ki edindiğim hayat tecrübemin çoğunu çalıştığım yerlere ve oradaki insanlara borçluyum. Ama gelin görün ki, aldığınız maaş size komik geliyorsa, bir yerleriniz kanamaya başlıyor işte. Önce gözleriniz kanıyor. Ben hergün ağlıyorum Mine abla. 21 yaşındayım. Bir dershanenin yaz okulunda hafta içi İngilizce öğretmenliği yapmaktayım. Aldığım maaş, aylık 120 milyon lira. (YN: Genç okurum, çok düzgün Türkçesine karşın, lirayı küçük harfle yazmış. Doğrudur. Büyük harfle yazılmayı ne Türk'ü, ne lirası hak ediyor artık...) Gel gör ki eve geldiğimde ve yiyecek bir şeyler bulamadığımda veya sevdiğim kızın kendisini bara götürebilecek erkeklerle çıkmayı yeğlediğini öğrendiğim zamanlar bu ülkeden gitmek ve hiç yaşayamadığım koca bir 21 yılımı unutmak istiyorum. Dershane müdürüne niye bu kadar az maaş aldığımı sorduğumda daha öğretmen olmadığımı söylüyor. Öğrencilerim ise gördükleri en iyi öğretmen olduğumu. Böyle bir çelişkiler ülkesi işte. Arkadaşlarım, çalıştıkları dershanelerde zengin öğrencilerin hakaretlerine ve küfürlerine maruz kalıyor. Ve dışımızdaki hayat, hiçbir şey olmamış gibi akıp gidiyor. Şu günlerde en çok ihtiyacım olan, birazcık sevgi... Ne yapacağımı bilemiyorum. Tanrı'ya inanmasam, canıma kıyabilirim. Veya öldüğümde, ailemin içine düşeceği halleri tahmin etmesem, Tanrı'ya rağmen canıma kıyabilirim. Şu günlerde tek mutluluğum sizin yazılarınız. Şu günlerde bu acı yazı serinleten tek kişi, sizsiniz."
H.A.'nın 10 Eylül tarihli mektubudur:
"Selamlar Mine abla, Ben aslında gönderdiğim yazıya cevap yazmazsınız, diye düşünmüştüm. Bu yaz ilk defa sevinçten ağladım. Belki siz de tahmin edersiniz, içimde ilk defa adam yerine konulduğum için yoksul bir burukluk hissettim. Arkadaşım Gül'e haber verdim. O da sevindi. Benim için bir başlangıç olduğunu söyledi. Yazarlığımın başlangıcıymış... Bilemiyorum. Sizin gibi olmak ve ülkemin üstüne çöreklenen karabulutları dağıtmak için yazmak, yazmak istiyorum. Galiba fitili siz ateşlediniz.
Size yazılarımı göndermek isterim. Hepsi de yoksul sokağımdan, doğru insanların kalplerinden, yirmili yıllarımızın sessizliğinden çıktı. Bir tek size yazabilirim. Çünkü nedense bir iyilik meleği gibi algılıyorum sizi. Yoksulları koruyan ermişler gibi, en büyük ve haklı başkaldırıların sesi. İzin verin size yazayım Mine abla. Tutunacak bir dala ihtiyacım var."
Ben bugün size bir büyük İngiliz yazarını anlatacaktım, sevgili okurlar. Ama yaz aylarında biriken yüzlerce mesaj ve mektubu ancak okumaya başladım ve bir değil, bin değil, milyonlarca yoksul, çalışkan, dürüst, vicdanlı ve insan olmaktan, yararlı olmaktan başka bir şey istemeyen umutsuz gencin sözcüsü sayılabilecek H.A.'nın içtenliğiyle karşılaşınca, dayanamadım, sizinle paylaşmak istedim. Böyle bir gence yazmak arzusunu aşıladığım için sevinmek yerine, üzülüyorum. Onu kendi elimle, başka bir sefalete sürüklüyormuşum gibi geliyor.
Ey Türkiye'nin gençliğini ziyan, yeteneklerini heba eden, ödüllendirecek yerde süründüren, destek olacak yerde ezen güdük politikacıları! Ey her gün o güdük politikacıların peşinde onu dedi, bunu yedi diye köşecilik ya da yatak odası haberciliği yapan düdük gazeteciler! Ey orasını burasını açıp dergilere poz ve türbana fetva veren sosyologlar! Siz hiç Ümraniye'ye gittiniz mi? Siz hiç Ümraniye'ye, Eyüp'e, Bağcılar'a, GİDEBİLDİNİZ Mİ? O yoksul sokakları arşınladınız mı? Gözünüzle gördünüz mü hiç geceleri çöp toplayıp, gündüzleri üniversite öğrenciliği yapmaya çalışan BİR çocuk? Öyle bir çocukla iki laf ettiniz mi?
Görev yeri Paris olan benim, Türkiye'yi sizden daha iyi tanımamdan utanmıyor musunuz zaman zaman? Utanmazsınız. Çünkü siz, yoksullarla oturup bir çay bile içemezsiniz. Onların yediklerini yiyemezsiniz, gurme mideleriniz bozulur. Yan yana duramazsınız. Konuşamazsınız. Görmediğiniz için de yok farzedersiniz onları. Tek referansınız, evinize gelen temizlikçidir toplum tabanı hakkında. Çünkü sizin yaşadığınız vatanda siz, benim girdiğim kapılardan, benim tanıdığım sokaklardan geçemezsiniz. Linç ederler sizi. Linç.
Bilin ki hepiniz, onların ve benim indimde birer 'hiç'siniz. Ve bu ülkeyi bu hale, vicdansızlığınız, sorumsuzluğunuz ve içi kof bilgiçliğinizle anca beraber kanca beraber, sizler getirdiniz!