Amerikan kabusu
Radikal · 14 Eylül 2001
Bir zamanlar 'American Dream' diye bir rüya vardı. Dünyanın en kısa anayasasına sahip devlet, dünyanın dört bir yanından gelen, her renk, soy, din ve kültürden insanlara, hiçbir fark gözetmeksizin aynı bayrak altında toplanmak ve o kısacık anayasaya sadık kalıp sahip çıkarak yeni bir yaşam sağlamak şansını sunuyordu ve bu güzel hayale, 'American Dream' deniyordu. Başlangıçta zaten hepsi dünyanın bir yerlerinden gelip ABD'ye yerleşen herkes gördü bu rüyayı. Çok da iyi ettiler. Güzel bir rüyaydı ve pek çoğu için gerçekleşti. İnsanlar, hayalleri oranında yaratıcı ve hayalleri ne denli güçlüyse, o denli başarılıdırlar. Ama işte, zaman içinde ABD, öylesine çeşnili, öylesine varsıl ve dinamik bir uygarlık yarattı ki, dünyanın en güçlü ülkesi, hatta efendisi, dolayısıyla efendilik ettiği bazı kölelerin de kin odağı haline geldi.
Ve gördüğü rüyalar değişti. Gücünü ve refahını yitirmekten korkmaya, kâbuslar görmeye başladı. Amerikan kültürünün bire bir aynası olan ve 1960'lara değin, yoksulken zengin olanların, çalışınca kazananların, sonunda mutlaka aklanan masumların, konusuz müzikallerin, parlak oğlanlarla iyi aile kızlarının en müthiş boğuşmalarda bile saçlarının bozulmadığı filmler üreten Hollywood sanayii, olmayan düşmanlara karşı savaş açtı. ABD, sürekli bir tehdit altındaydı Hollywood'un senaryolarına göre. Dünyanın henüz tek efendisi değilken, yani SSCB ülkeleri varken, tehdit kızıldı. Gündemi izleyen ve kurguları gerçekçi senaryolarda, Washington ya da New York'u yerle bir etmek üzere havalanan Sovyet füzeleri, ya işbilir Pentagon bıçkınları, ya da Anglosakson dayanışması işte, bizzat 007 James Bond tarafından önlenirdi. ABD'nin varlığı için titremek zevkine, sadece kızıl tehdit de yetmiyordu. Olmayan başka düşmanlar da icat edildi: Uzaylılar. Hollywood'un baştan yarattığı Pentagon, vallahi ve billahi, en az Ruslara karşı koruduğu kadar başarıyla koruyordu ABD'yi, bugüne değin kimsenin görmediği bu düşmanlardan. Tam işgal edilecekken koca ülke, darmadağın ediyorlardı dünyayı tehdit eden ve filmin başında kendilerinden üstün teknolojiye sahipmiş gibi görünen uzaylı filolarını. Dünyayı diyorum, çünkü bu binlerce film çevrilirken ABD de artık yalnız ABD'den değil, dünyadan sorumlu hale gelmişti icabında. Çünkü yerküre de kendi yaşamını sürüyordu bu arada ve Amerika, artık onun efendisiydi, her yerde güneşin nasıl doğup nasıl batacağına o karar veriyordu.
Bu arada, kuşkusuz yine ABD sayesinde, çünkü İkinci Dünya Savaşı onun yardımıyla kazanılmıştı, Avrupa ülkeleri de refah açısından en az Amerikalılar kadar yol almıştı. Hatta nüfuslarına oranla ve özellikle sosyal adalet, yani varsıllığın daha demokratik ve hakça paylaşımı babında, ABD'den ileriydiler. Ama işte, Avrupa ülkelerinin hiçbirinde sinema ya da edebiyat alanında Amerikalıların tiryakisi olduğu gerçeküstü felaket senaryoları kurgulanmıyordu. Nedense James Bond'un yendiği dünyalı muhterisler ya da uzaylı düşmanlar, Londra, Paris, Berlin'i işgal ve yerle bir etmeyi düşünmüyorlardı hiç. Zaten bir akıllı çıkıp böyle bir senaryo düşünse, Avrupa milleti bir tarafıyla güler, itibar etmezdi.
Ama aynı Avrupa milleti, ABD'nin işgale
ramak kala kurtulduğu, Beyaz Saray'ın bombalanmaktan son anda sıyrıldığı bu Amerikan filmlerini ilgiyle izliyor, beğeniyor ve hoşlanıyordu. Hatta kıçında donu olmayan insanların yaşadığı ülkelerde, akşama ne yiyeceğini bilmeyen garipler bile o filmleri korkuyla karışık bir heyecanla yaşıyor, ABD kurtulunca da rahat soluk
alıyorlardı. Yani sinemalardan çıkışta.
Çünkü ABD, rüyalarını yerküre ile paylaşmayı, daha doğrusu yedi düvele benimsetmeyi başarmıştı.
'American Dream'in asıl anlamı, belki de tüm dünya tarafından yaşanamayacağı için unutulmuş, daha insani boyutlara çekilmiş, örneğin bir hamburger yiyebilmek, blucin giyebilmek, Amerikan müziği eşliğinde
Amerikanca küfretmek, kısacası kendisini Amerikalı olmadan Amerikalı hissetmek biçimine dönüşmüştü.
ABD, rüyaları kadar kâbuslarını da sevdi. Olmayan tehditlerle dövüşüp kazanmaya alışan Hollywood kültürü, uzaylıların yerine birilerini koyamadı ama, kızılların yerine yeni gerçekçi adaylar buldu: Teröristler. Günümüzde ABD'de yaşananlar, 'Die Hard' diye anılan üçlü Hollywood senaryolarının tüm öğelerini taşımaktadır.
ABD, bir üstünlük rüyasından uyanmadı. Tam tersine, rüyası gerçekleşti. Filmlerini yaptığı, rahat koltuğunda seyrederken zevkten ürperdiği kâbuslarını yaşıyor. Onca korktuğu, başına geldi. Bir işi kırk kez söylersen olur, derler. Devamı yarına.